bugün senin için parmağımı kırdım
Temmuz 28th, 2010yolunu bulunca suyun taşması gibi, bir gedik bulunca sökün ediyor sıkıntılar.
‘insan delikli bir varlık’ demişti birisi. evet ve şeytan o deliklerde seyahate bayılıyor.
yolunu bulunca suyun taşması gibi, bir gedik bulunca sökün ediyor sıkıntılar.
‘insan delikli bir varlık’ demişti birisi. evet ve şeytan o deliklerde seyahate bayılıyor.
bir daha filmlerde gördüğüm deli gibi aşık oğlanlara acımayacak, kıza hitaben ‘yazık şu çocuğa bee, sevabına seviversen he?’ demeyeceğim. bir kez daha anladım ki işin aslı öyle değil.
bu sabah ‘tanrı istemezse yaprak düşmezmiş/tanrı istemezse insan ölmezmiş…’ diye mırıldanırken gündemdeki ‘Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum’ açıklamasını anımsadım ve şöyle düşündüm.
Türk halkı olarak, Türkiye’nin aydınlık yüzü, o deha çocuk (!) Fazıl Say’a topyekûn halde cehpe almamızın sebebi olan arabesk müzik yeni dünya düzeninde milletimizin aradığı dinamik olabilir. nasıl mı? şöyle: bu son olayda da iyice anladık ki arabesk bizim hem zayıf hem de en güçlü noktalarımızdan biri. bu uğurda yapmayacağımız şey yok gibi. hatta yarın bir gün AB dese ki, ‘Türk halkı, iyisin, hoşsun, seni aramıza alacağız amma şu arabeskin sesini kısın’ işte o vakit değil hükümeti, natoyu bile dağıtırız gibi geliyor bana.
şimdilik aklıma gelenler bunlar. biraz da fizy.org a ‘ya evde yoksan’ yazıp 500 kere dinlemeyim.
*Dublörün Dilemması / Murat Menteş
bugün sana yine bir toplumsal yanlıştan bahsetmek istiyorum sevgili okur. çevremizdeki insanları yuvarlak bir pasta gibi düşünürsek, bu pastanın hemen hepsini kaplayacak kadar büyük dilimi sporun zayıflamak amaçlı yapıldığını düşünüyor. bu dilimin yarısını kadınlar, yarısını erkekler oluşturmakla birlikte, erkek olanlar kilo alıp vermekle alakalı sıkıntı yaşamazken, büyüttüğü göbeğine isim bile takabiliyor. ve hatta tv karşısında çay içerken bardağını sehpaya değil göbeğini üzerine koyabiliyor. kadın olanlar ise, gramın dahi sıkıntısını yapıp, parmakları ile kalori hesaplarken bir bakmışsınız beş çayında (ki muhtemelen salı günü) o pastanın en büyük dilmini oturup afiyetle yiyebiliyor. geri kalanlarsa ihtiyarlar ve çocuklar ki onları açıklamaya lüzum görmüyorum.
işte ben de uğur dündar ın yaşlanmasını fırsat bilerek, sarı dalgaları saçlarım yoksa bile topluma gününü göstermek için kolları sıvadım ve gidip spor salonuna kaydoldum. üstelik evet üflesen uçacaktım ve evet çelimsiz, güçsüz, çalıkuşu romanındaki kamuran’ın kız versiyonuydum(ipekten çoraplarım yok yannız). olsundu, yılmadım.
sağlıklı olduğuma dair rapor yazmasını rica ettiğim doktor beni süzüp “hmm evet sağlıklı görünüyorsun. spora mı?” der demez gereken motivasyon peydah oldu ve ertesi sabah kendimi step tahtası üzerinde buldum.
buna şükür! salona gelen benim 3-5 katım ablalar ve teyzeler tarafından linç edilip bir köşeye de atılabilirdim.
sonuçta şuan bütün kaslarım ağrıyorsa da acaüp iyi hissediyor ve kanal d anahaber bültenine bağlanıyorum.
bu arada, tek bir gün bile anılarımı kitaplaştırmaya yetecek kadar şey yaşadımsa da kitap fikriyle birlikte arka kapağa yazılabilecek yazılar canımı sıktı şimdi:
“bir bu eksikti!”
babam
“vah vah! çok ihtiyacın var. ”
annem
“boş boş işlerle uğraşıyorsun”
oğuz
kimisi ile vakit geçirmek eğlenceden çok işkence gibi.
arkadaşlarımdan söz ediyorum. yaşlarımız yirmibeşi geçince fikirlerimiz artık iyice oturacak ve daha aklı başında muhabbetler edeceğiz diye umuyordum. oysa ki fikirleri yerleşmiş kimi arkadaşlarım ‘ah birisi ne düşündüğümü sorsa da içimi döksem, karşımdakini ezsem, canını yaksam’ hissiyatındalar. yazık.
mesela böyle toplanmış muhabbet ediyorsunuz, birisi bir şeyden bahsediyor ya da birisi yeni bir kıyafet giymiş ya da birisi bir kitaptan bahsediyor beğeni ile o sırada bir diğeri o güler yüzlü arkadaşının hevesini baltalayacak cümleleri ardarda söylemeye başlıyor, anında bozuyor ve kırıyor farkında olmadan. belki de farkında olsa bile bundan rahatsız olmadan.
mesela biz normalde tatil için antalya’yı tercih etmeyiz. ama bir arkadaşımız neşeli sesi ile ‘haftasonu antalya’ya gidiyoruz ya’ derse ne deriz? ‘aa öyle mi? çok sevindim senin adına’ gibi bir şeyler diyebiliriz. böyle demek yerine ‘antalya’ya mı? ıyy! orası concon mekanı ya. oraya taile mi gidilir? ben asla gitmezdim’ dersek bunda iyi niyet yoktur. bunda olsa olsa kendini önemseme vardır. ‘yavrum sen konuşuyorsun ama ilgilenmiyorum. öenmli olan ben ve benim düşüncelerimdir’ demektir biraz da bu ve hiç hoş değildir. allah iyi etsindir.
işte bunlara dayanamıyorum. ve zaman zaman acaba ben de böyle davranıyor muyumdur diye endişe duyuyor, daha az konuşuyorum. ve böyle olunca da sık sık kendimi gözlemliyor, şaşırıyorum. yaşım ilerledikçe anneme benziyorum ben de. mesela en son farkettiğim benzerliğimiz ise çiçeklerle muhabbet olayı. tabi kuşak ve fıtrat farklılıkları nedeni ile biraz daha değişik zuhur ediyor bende bu huy. örneğin annem çiçeklerini sularken onlara ‘ah canım benim. anasının kuzusu vb.’ şeyler söylerken, ben kendimi saksılarla pazarlık yaparken yakalıyorum. yeni çiçek açmış saksıyı en güzel yere yerleştirip, yapraklarını severken, öbür saksıya dönüp, ‘çiçek açarsan eğer seni de onun yanına alırım. yoksa burda kalırsın’ gibi gözdağları verebiliyorum.
ayrıca balkona nane ektim, fasülye büyüdü. ne iş?
2007 de Faruk için doğum günü logoları tasarlamıştım. Yukarıda gördüğünüz, keyfine bakmayı seven Faruk,
bu ise kabotaj bayramında doğduğu için şanslı Faruk,

bu da ‘eskiden şekerli jelibonlar oluyordu çantanda. nasipleniyorduk.’ diye sitem eden şekerleme sever Faruk logosu.
Sanırım bugüne en çok uyan dünyanın üzerinde sigara tüttrüren Faruk logosu. Hem ‘cennete gidersem sigara içicem’ diyordu.