ey bayramlar
Kasım 27th, 2009sana oğlaklarla şükür ederim
uçmak öğrettiğin kargalarınla
ben seni bir sevdim, hâlâ severim
sana oğlaklarla, büyük adınla
s.çobanoğlu
sana oğlaklarla şükür ederim
uçmak öğrettiğin kargalarınla
ben seni bir sevdim, hâlâ severim
sana oğlaklarla, büyük adınla
s.çobanoğlu
yanımdaydı. sevinçliydim.
karşımızdan bir sürü insan bize doğru gelmeye başladı.
şaşkınlık içerisindeydim. dönüp:
“ama bunlar tıpkı sana benziyorlar” dedim.
güldü.
“ciddiyim” dedim.
“bunların yüzü senin yüzün”
güldü.
uyandım.
oğuzun odasına kristal kuartz taşı koydum. ne işe yaradığını sordu. odadaki radyasyonu topluyor dedim. bu odada radyasyon yok dedi. sen bilmezsin o toplar dedim. bana odamı toplayacak bi şeyler getir bunu istemiyorum dedi. ve bu sabah ben bir taş olmadığım için oğuzun odasını toplamadan çıktım evden.
bu pazar sabahı sacid bana link vererek akpartinin kızılcahamam da yağtığı toplantının havasını attı. neye hizmet anlayamadım ilkin ama sonra:
züleyha: ay nesini beğeniyim be
göktürkte 3 bakan oturuyo
biz bi şey diyo muyuz
Sacid: kim onlar
kesin gereksiz bakanlıklardır
züleyha: evet
taçyapraklı çiçekler bakanı
pıtır sevimli
ama doçentmiş
:D
Sacid: :D
ne bu ya şirinler mi
züleyha: evet
şirin köy burası
Sacid: :D
züleyha: şirin baba baraja takıldığı için bunlar bağımsızdan aday oldular
Sacid: sizin ordan üçüncü köprü geçsin de gör sen
:D
züleyha: nolur geçerse
Sacid: hep böyle orman fln kesilir güzelliği kalmaz belki
o zaman giderler
züleyha: o geçişlerden para alır rengimizi açtırırız biz de
maviden normal ten rengine
Sacid: hangi akla hizmet mavi yaptılar ki şirinleri ya ne saçma
züleyha: sacid
sacid
sen 81 yılında doğdun
Sacid: he
züleyha: ve bunca senedir tanışıyoruz
kaç oldu
4 oldu mu
Sacid: eüü
3-4 arası
ee
züleyha: ben yeni mezun oluyodum sen tezime yardım ettin evet aşşa yukarı öle
Sacid: evet
yardımımı unutmyosun dimi
sayemde bitirmiştin o ödevi :p
züleyha: peki bunca yılın üstüne benle edecek başka iki laf bulamadın da mı, başbakanın kızılcahamama gelmesinin havasını atıp, şirinler niye mavi ki, çok saçma diye muhabbet ediyosun benlen
hayır dayaniyim dedim ama
bi yere kadar
:p
Sacid: :))
bu muydu söyleyeceğin
züleyha: evet
geceden beri kafamda kuruyorum
kırılmadın di mi
ahjasjhda
Sacid: bir pazar gününün saat 11 15 inde ne lafı edilir ki başka
züleyha: olum anlat işte annemin aldığı zeytin de ne güzelmiş de
bu ne ya
Sacid: :)
züleyha: dünyayı biz mi kurtarıcaz
üf
Sacid: sen anlat
hadi sen anlat
züleyha: bize ne bakanlardan :P
Sacid: :)
çocukları, aslında bu dünya fevkalede bir yermiş,
herkes kardeşlik türküleri söylermiş,
ağaçlar en iyi arkadaşlarımız,
rakkamlar süper kahramanlarımızmış,
küfür neymiş kimse birbirine fena bir bakış bile atmazmış,
hayatta her şey sıra ile olur, kimse bir diğerinin hakkını gasp etmezmiş,
hatta o kadar ki bunu gören olsa bile asla şikayet etmezmiş gibi yetiştirmek ne derece doğru bilemiyorum.
bu yazıyı okuyabildiğinize göre bir okul bitirmiş olduğunuzu düşünerek size sorayım:
dünya böyle bir yer mi?
altı yaşındaki bir çocuk düşünün ki, arkadaşı boya kalemini ona sormadan aldı ve yanlışlıkla ortasından kırdı.
o yaştaki bir çocuk için hayatının anlamının kalemler, boyalar, kelebeklerden ibaret olduğunu düşünülürse, kalemi kırılan çocuğun kalemi kıran çocuğu gidip şöyle güzelce bir silkelemek istemesi çok tabii.
ama eğitim sistemimiz bunu değil, kalemi kırık çocuğu bir kalem katili ile öpüşüp barışmaya, çatık kaşları ile olsa bile ’senden önemli değil arkadaşım’ demeye zorluyor.
tabi keşke hayat şarkılardaki gibi bayram olsa, bütün dünya bu koca yalana inansa ama siz de onayladınız; öyle değil…
bir şeyler değişmeli ama ne?
bu arada, onayladınız değil mi?
aslında çok ciddiyim; fakat şuan ciddiyetimin sebebini hatırlamak beni yoracak. yormasın.
bütün bunları kim yapacak?
sana sordum!
gelişi ve gidişi ben hesaplarsam yollar bence çok keyifsizleşir.
çünkü mü neden?
keyif benim.
-bölünmüş zihinler bamya yemeli midir?
yeşil evin çatısında ben diyeyim beş bin, sen de ‘yok daha neler’ işte o kadar kuş varken,
sen neden hep bana rasyonel rasyonel ha?
neden ben yükselince yerden, sen hep yer ile yeksan on mode ha?
neden?
havalar naasıl diyemeyecek miyim ben?
aslında evet. keyfim yok.
ve şöyle bir şey var elimde: keyfe kder nihilizm…
işte tam burada derinlemesine nüfuzlu bir ‘aaah!’ çektik.
biz… yani metinsel yanlarım…
ciddiyim dedim diye gülmemeli midir metin?
ve bazı harfleri eksik yazıyorsam bunlar karakterimden yahut rahatlığımdan değil, aklımın ‘bu hafta hangi oyuna gitsek’ sorusuna takılı kalmasındandır.
aaah! oyunlara geldik ya rabbim!
şu, sağdan soldan işittiğim, ‘bu devirde başörtülü olmak bir imtiyaz canııım’ saçmalıklarını dillendirenlere gıcık oluyordum.
hatta onların iddialarını, ‘otobüse biniyorsunuz yer veriyorlar, poşet taşıyorsunuz yardım ediyorlar’ diye desteklemelerini ise hayretle karşılıyordum.
çünkü ben ne zaman otobüse binsem boş yer bulamayıp ayakta seyrediyor, ne zaman yük taşısam taksi şöförlerinin insafına maruz kalıyordum.
vay be! diyordum içimden. vay be! ne hale geldik. oysa bugün bunun tam tersi şeyler olmuştu. bir milattı bugün kendi çapında…
şu son günlerde saatler geri alındığından havanın rengi beni aldatıyordu.
bu akşam da böyle olmuştu ve epey geç bir vakitte dolmuş durağına gitmiştim.
durakta kalan tek minibüse bindim ve sordum:
-ne zaman kalkacaksınız?
-abla, az evvel gitti diğeri. aslında yolda karşılaşmış olmanız lazımdı??
-gördüm de ben yolun karşısındaydım.
-tüh be! keşke durdursaydın…
-siz ne zaman kalkacaksınız?
-yarım saatim var daha…
-hmm… neyse bekleriz artık.
-…
-…
-ya! ben üzülüyorum böyle olunca…
diyerek telefonu kaptığı gibi benim kaçırdığım dolmuşun şoförünü aradı, hangi durakta olduğunu sordu ve ‘bekle orda sana yolcu teslim edicem’ dedi.
ananem olsa dua üstüne dua ederdi ama ben şaşkınlık ve utanç karışımı bir duygudan sebep kuru bir teşekkür ettim. ve biraz sonra durakta bekleyen diğer dolmuşa ‘teslim’ edildim.
dolmuştakilerin bir kısmı ‘bu kız için mi bekledik’ bakışı atarlarken, birkaç genç oğlan kalkıp bana yer verdi. bense içimden ‘bismillaa, noooluyoruz ya?’ diye dua desen dua değil acaip bi şeyler geveliyordum.
o şaşkınlık içerisinde çözümleyemediğim bu olay eve gittiğimde zihnimde berraklamışmıştı.
o kendini bilmezlerin dillendirdikleri gibi başörtülü oluşumun imtiyazı ile değil, yaşlılık belirtilerimin neticesi ile yüzyüze gelmiştim.
hemen oturup ağladım. artık ayakta ağlayamıyorum çünkü.
geçtiğimiz ramazan bize geldiklerinde yaptığı yaramazlıkları unutmuş olmalıyım ki ahmet melih i özledim.
enes: kardeşin var mı?
a.melih: hıhı
enes: kaç tane?
a.melih: altı (yalan söylüyor)
enes: en çok hangisini seviyosun
a.melih: muhammet i
enes: niye?
a.melih: vuruyo bana
enes: yalan mı söylüyosun
a.melih: hıhı
bize de bu ana şaşmak düşüyordu haliyle…
geçtiğimiz 14 nisan buraya,
14 Nisan, 2009 , 00:12
“bizim fotoğrafçımız biraz ters mizaçlıdır böyle ehehe” diye gülünce bi süre, ateşe doğru yaklaşan bi böceğin yanacağını görmüş de müdahele etmek yerine onu kaderiyle başkaşa bırakmış bir bilge edasıyla ile yüzüne bakıp içimden şöyle dedim: “sen daha benim tersimi görmedin”
yazarken haklıymışım. çünkü ben, geçenlerde kardeşimin de tespit ettiği gibi damarına basıldığında sesini çıkıran bir çalgıyım.
tuna heyecanlı heyecanlı anlatıyordu:
tuna: sonra adam bağırmaya başladı. allah bilmem bilmem ne dedi…
hepatit: allahü ekber olmasın?
tuna: heh! öyle dedi.