Ekim 25th, 2009
bundan on yıl evvel birisi bana,
‘akşam ne pişireceğini düşünürken harcadığın zaman tsubasanın üç bölümlük şutuna eşdeğer olacak’ deseydi,
‘vuaaa! amma cümle kurdun yeeenim’ derdim.
ama bu hiçbir şeyi değiştirmezdi. çünkü tsubasa o şutu çekip, topu ağlarla buluşturup onbinleri sevince boğarken ben,
lezzetli bir yemek pişirsem bile damaktadı uyumsuz çekirdek ailemin dördünü de memnun edemiyordum.
bu önbilgi ışığında günlük maceramı paylaşmak isterim:
babam: noldu?
ben: düşünüyorum
babam: neyi?
ben: akşama ne yemek yapacağımı
babam: buldum ben!
ben: ne yapim?
babam: yemek yap ehehe!
ben: ya!! baba yaaa!!
babam: taam taam. bence markete git. sebzelerle bakış. aklına gelir.
iyi bir fikir gibi gelince kalktım markete gittim.
ve böylece de kış sezonunun açıldığını farkettim çünkü her yer ıspanak olmuştu.
acaip sevinip birkaç bağ satın alıp eve yollandım.
eti kasaptan, ekmeği fırından alırken manavın ne kabahati vardı diye düşünüp pişmanlığa bulandım.
tam bir saat kadar sirkeli suda beklettiğim ıspanakları doğrarken cesur’un benden istediği kıyağı kafamda şekillendiriyordum ki, parmağımı kestim.
o can acısı ile ‘üzgünüm dostum ama sanırım üzerime vazife değil’ diyerek bu işten sıyrılmaya karar verdim.
gerekli sarıp sarmalama işlemlerini uygulasam bile o sızı yüzünden performans düşüklüğü yaşadım. yalan yok.
ama yine de gayet güzel bir yemek pişirmiş oldum.
arzuma bağlı olarak yoğurt ile servis ettiğim ıspanağı evin tekne kazıntısı ‘bu ıspanağın yapraklarını daha ince doğrasaydın’ diye eleştirince,
arzumun boşta kalan diğer bağları ile elini ayağını bağlayıp onu bi güzel falakaya yatırmayı istedim.
afiyet olurdu/olsundu.
ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım, kamuoyuna mâl olası olaylar | 25 yorum »
Ekim 15th, 2009
bir ara dolmuşa mı ne binmişim.
öyle bunalmışım, öyle yorgunmuşum ve dünya öylesine yoğunlaşarak başımı uyuşturmuş ki,
kafamda ağrılar, ağrılar ve ağrılar oluşmuş.
bunu unutmak için kitap okumaya çalışmışım ama bu kez de mideme bulantılar sokulmuş.
öylesine dayanılmazmış ki, benden beklenildiği gibi ‘galba dayanamicam’ demişim ve başımı birinin omzuna dayamak istemişim.
ama gözlerim karardığından yanımda oturanı seçemediğim için, ‘başımı omzunuza dayayabilir miyim?’ diye soramamışım.
misal değil masal. ama gerçek yani.
valla.
halet-i ruhiye saptamaları | 1 yorum »
Ekim 8th, 2009
bir çırpıda ‘görüşürüz’ yazmayı becerememem beni daha sevimli yapıyor. buna eminim. birkaç çırpıda yazmaya çalışmamsa evlere şenlik. neyse…
asıl diyeceklerim şunlar,
telefonu kapattıktan sonra pilavıma limon sıkmaya devam ettiysem çok da üzülmemişimdir diye düşünüyorum.
bu beni biraz rahatlatıyor ve ‘ömrümü sana kemirtir miyim ha?’ diyesim geliyor.
evet.
kavgalarşmaktan çok sıkıldım. ve inatlaşmaktan.
çok değil birkaç gün için dünya gül-gülistan olsa da kafamı dinlesem diyorum.
yap bi şeyler!
‘evime internet bağlattım; artık bana kalmaya gelebilirsin’ dedi.
’saçmalama yaa, yaşam destek ünitesine ihtiyacım yok henüz’ demek istedim.
onun yerine, ‘nalakası var yaaa’ diyebildim. yanaklarımı sıktı.
o değil de, yunus emre şöyle diyor:
dün olmuş günleri gördüm
vay be!
ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım | 4 yorum »
Ekim 5th, 2009
onun adı ‘gadife’ değil ‘kadife’dir ama söylemedim.
bu, bütün bilgiler benim olsun, size de oh olsuncu bir yaklaşımdan değil,
o sırada ağzımda nimet bulunmasından kaynaklandı.
ağzımda bir nimet varsa bunun için rabbime hamdolsun.
bir de çünkü rabbim ağzımda yemek varken konuşmamam gerektiği idrakini nasip etti bana.
evet!
amabence rabbimiz bize yani betüle ve bana gecenin birinde eve gelip çiğköfte dolu ağzımızla konuştuğumuz için bize kızmamıştır.
çünkü mü neden?
bence şundan, bitirince hamdettik de ondan.
evet!
sıkıyorsan etme. sıkmıyor ediyoruz.
ama asıl neden o değil şu: biz bence birbirimizi özlemişiz.
rabbimse birbirini seven kullarını seviyor olmalıdır.
bunlar az buçuk aklımla benim çıkarımlarım.
beğenmiyorsan git, kaybol.
kaybolmak güzel bir fiil olmasının yanında bir takım insanları üzebilir.
şahsen ben kaybolmak fiilinin faili sevdiklerime acaip kızmakla birlikte kendime hakim olamayıp bir miktar üzüntü de besledim.
buna kaybolmak demedim ama; sırra kadem bastı dedim.
çünkü bu, ortaya çıkarsan ben de senin kafanı kaymaklı yoğurt kasesine basıcam diyebilmek içindi.
ben böyleyimdir, merhaba.
önümü düşünürüm hep. hesapsız iş yapmam.
ne vakit ki yaptım, işte böyle oldu.
çünkü ben önümü düşünmezken başka bir şey düşünüyordum. şimdiyse yoruldum.
aklın nerde zü?, bunların hepsini ben içtim midemi yıkayın, buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım | yorum yok »