gözüme girmeyen uykular, gözüne girsin demiş miydim?
Eylül 30th, 2009[audio:http://hepatitze.com/music/pencerendenkusuctu.mp3]
ee. madem bir milyon kez dinledik paylaşmadan olmaz.
güler gibi yazmıyorum. hüzünlendik burda.
[audio:http://hepatitze.com/music/pencerendenkusuctu.mp3]
ee. madem bir milyon kez dinledik paylaşmadan olmaz.
güler gibi yazmıyorum. hüzünlendik burda.
sevgili izmirli arkadaşım,
elbette bunun lafını etmek gereksiz ama madem başladık sana da bir teşekkür edeyim bari buradan :)
sevgili,
google arama çubuğuna “züleyha sarı facebook betül” yazıp bloguma gelen, ardından hızını alamayıp blogumdaki arama çubuğuna ’sacid’ yazan arkadaşım. ortaya çıkarsan sana betülün ve sacidin soyadlarını da vericem. onları da arayabileceksin. söz! ama bir sorum var: hayırdır, bizi kıskanıyor musun?
okuduğum kitapları üst rafa, okumam gerekn kitaplarıysa alt rafa koydum.
böylelikle ne yapmaya çalıştığıma anlam veremeyince tedbil-mekan vb. bir şeyler geveledim.
bütün bütün keyifsizsin hadi hadi oyalan dedim.
bir cümlede iki adet ikileme…
bir cümlede iki adet iki kelimesi…
bak yine…
üstüme varmadım. gönül koymadım.
gönülsüzlüğün kulağına bir şeyler fısıldadım ama, geri durmadım.
bazı tabelaları okudum, bazılarınsaysa ne yaptığımı hatırlayamadım.
nanik? hmm olabilir…
ciddiyetsizlik, şey gibi… sığınak.
evet. salağa yatıp uyuyakalsak mesela…
uyku demişken… kim demişken? ben.
kendini yakalamak…
dün gece rüyamda büyükçe bir okula gitmişim.
müdür bey beni nedense tanburi cemil bey in talebesi sanmış.
oysa ne yaşım müsait buna ne kondisyonum.
ama laftan anlamıyor tevazu sanıyorlar.
hiç olmazsa diyorlar dört parça şey yapsanız.
ney yapsam? şimdi unuttum o kelimeyi çünkü acaip bir dilleri vardı.
mevzu bu değil diye üzerinde durmuyorum.
mevzu benden bir değil, iki değil, üç değil tam dört eser istemeleri de değil.
mevzuyu anladınız siz.
siz diyorum karıştırıyorsunuz. ben ömrümde elime tanbur almış değilim.
gönül koyuyorlar bunun üzerine. gönül koymak…
(ejder abi, gönül koymak deyimini bilmiyormuş.
dün kendisine ‘çok pis gönül koydum vallahi’ diyince, ‘höö? o ne kız?’ diye şaşırdı bu yüzden.
bence, dışarıdan pek belli olmasa da kendisi köyümüzdeki en eğlenceli kişilerden birisi. neyse)
şeye gelirsek, rüyama… onlara şöyle dedim en son:
hadi siz kaçıksınız tamam da, benim burada ne işim var?
cevabını bildiğimiz sorulara ne deniyordu osman?

yemek yiyorduk ve annem babama sürekli sorular soruyor cevaplar alamıyordu.
telefonu çaldı annemin ve ‘açma’ der gibi, ‘eyvahlar olsun’ der gibi baktı babam.
ve bir süre sonra babam annemin cevabı gecikmiş sorularına cevaben:
‘her şey artık hatıralarda kaldı’ dedi.
kimse bir diğerinin gözlerinde teselliyi bulamıyordu.
masadan kalkarken aklımda detaylar vardı:
balkonu, dürbünü, kıvırcık saçları ve demli çaya muhabbeti ile ömer dayımı bir hatıra olarak işliyordum zihnime.
ve bu akşam o balkonda otururken, dürbününe, masada duran yüzüğü ve saatine bakarken hiç söz açamadık ondan nedense.
bir ara rüzgar balkonun kapısını kapatınca, ‘ömer dayım geldi sandım’ dedim.
’sessiz düşün’ diye fısıldayarak azarladı oğuz.
teyzem duymadı neyse ki. insan sevdiğini ağlarken görünce unufak oluyor zira.
sene ikibindokuz. son sahurumuzu çocukluğumun en yakın şahitlerinden muzaffer abim ile aynı masada yanyana oturarak geçirdim az evvel. şahit demek belki yanlış olur diye başrol oyuncularından diye düzeltmek isterim. zira annemin az evvel anlattığı (4 yaşımdan bu yana hatırlarım. zihnimde yer etmemişse düşünün ne kadar küçükmüşüm) bir anı onun ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu iyice anlamama sebep oldu. başka şeylere de sebep oldu elbet. yalnız ilk olarak anıyı paylaşmak isterim.
karlı bir kış günü (girişimin hastasıyım) muzaffer abim ankaradan dönecekken annemleri arayıp, gece bizde kalacağını haber vermiş. annem telefonu kapayıp ahlı vahlı edaylan ‘bu kar fırtınada başına bir şey gelmese çocuğun, allaha emanet’ diyince içimde yer etmiş benim. annemin dediğine göre o gün yemek yememiş, muzaffer abim geldikten sonra bile ona bakıp bakıp üzülmüşüm. bir hafta boyunca iştahım kesilmiş.
tabi az evvelki güzel sahur masasında bu anı kahkahalar eşliğinde anlatıldı. ‘ölecek diye korktu’ diyip gülüştüler. ben de katıldım gülüşmelere. ‘gör bak ne kadar hassas çocukmuşum’ dediysem de çok tadını çıkaramadım onlar gibi. bir şey canımı sıktı.
insan yedisinde neyse yetmiş diyemeyeceğim ama yeterince büyümüşken de o oluyor demek. hiç demişmez miyim?
merhaba,
bazen bir yerden başlamak elzemdir. çünkü kalan yerler kalantor…
hep de lüks restorantlar ama çaylar iğrenç.
öyle diyor ibrahim eren, ‘bakayım güzel misin, iğrenç mi?’
ama çaylar öyle sahiden: lezzetsiz.
üşümeksizin yudumlanan çay olsa olsa limonat…
ve aslında biliyor musun?
metin diye birisi ile tanıştım. tanığım bile var.
merhaba,
yağmur yağdı ya hani… ben ona aldırmadım aslında… bölündüm galiba.
sonra günlerden hangisindeyiz diye merak edince fark ettim ki eylülü ısırıklara boğmuşuz.
üç yaklaşık gün tahmini soğuturken mevsimden, ne umdun ki dedim.
hah, dedim. ağladım. yaremi bağladım falan…
yine merhaba,
herkes yuvasında rahat metin.
en iyi zarı evimde atıyorum ben misal.
sanırım bu yüzden o çocuk, denize baktı baktı ve şöyle dedi:
“baba bakarsam ölür müyüm?”
babaların işi yalan biliyor musun?
bilmiyorsan şu temsili cevaba bak:
“-hayır hayır ölmezsin”
evet, bu yüzden çocuk, bu yüzden karaya abanacaksın ve ölümün denize taşacak.
merhaba,
hergün anne diyip üzülsem, kalbim öyle temiz olsa ki kilidini bulamasa kimse.
bunlar dua yerine geçerse sevinirim aslında.
amin
allahım, kulların… kulların…
anlıyorsun değil mi.
kendimde bir tuhaflık olduğunu düşünmeye başladım.
kendime yakın hissettiğim tüm insnlar birbirlerine önyargılılar.
ne olurdu elele tutuşabilseydik?
fotoğraflarda ayaklarımın çirkin göründüğünü farkettiğim gün,
‘hani ayak bahsi yapacağıdık?’ diyerek sitem eden arkadaşımı yâd etmeden olur mu hiç?
olmaz elbet.
lüzumsuz yere soru işaretleri kullanmayalım.
oyh!
benim tedirgin yanlarım…
hani yaşam bir arzu idi?
ve hani ağrısı geçse de lezzeti kalır idi?
anne ile ilgili önemli bir bahis yazdığım kağıdı bulamıyorum.
muzadaribim.
‘olayları üstelememeyi öğrendim’ dedikten sonra bir yarın bir de ertesi gün geçti.
peki, neden sabrın güzel sürmesini yüzüme bulaştırdım?
tarifi edilemiyor.
sana üzüntünün bahsini açmalıyım metin.
gel oturalım.
çünkü yalnızken olur da ağzım bozulur diye çok korkuyorum.
çünkü kıymetlidir üzüntülerimiz, yaşatanlardan müstesna.
ve habersizdir onlar dağınık kitaplığına elini sürmeyen kızlardan. deşer deşer sancıtırlar.
şiirleşmemiş yazı yükselir durur parmak ucunda.
görmezden gelsen sızlanır, lütfetsen kayıplara karışır.
böyle değil midir insan da?
-evet öyledir
teşekkür ederim metin
-ricalarım züleyha
öyle deme metin
-peki zü
öyle de deme
-…
ne iyisin. kimse öyle değil.