Mart 25th, 2009
“istanbul gittikçe ağaçsız kalıyor. bu hâl aramızda şu veya bu adetin, geleneğin kaybolmasına benzemez” diyor Tanpınar. sahiden de ağaç denilince aklına sosyal tesis kenarlarındaki çimler, piknik alanları, ezberlenmiş çevremizi temiz tutalım ve yeşili sevelim söylemleri gelen bir nesil olup çıktık. oysa ağaçlar bizi yine Tanpınar’ın, “işlenmiş mermerin üzerine aydınlığın nimeti onu fırında pişmiş ekmek gibi düşürdüğü gün mimari kendisini bulmuş sayılır” cümlesi gibi gülümsetmeli. kendisini her köşe başında göstermeli. marketin değil beli bükük bir çınarın karşısındaki binada oturuyor olmalıydık.
anlaşılmayacak nesi var bu yazının? | 1 yorum »
Mart 25th, 2009
kendimi işe kaptırdığımda sert, ters, alaycı, sinirli ve yorgun birisi oluyorum.
üstelik bu beni rahatsız da etmiyor kimi zaman.
bu sabah bazı işsel tartışmalar eşiğinde kaşımı kaldırıp sert sözler söylerken bir kez daha anladım ki, çalışma hayatı pek kadınlara göre değil.
duyguları ile hareket eden bizlerin, iş piyasasının koşulları nedeniyle o duyguları fazla haşlanmış makarna gibi hamurlaşıp özelliğini kaybediyor.
yer yer erkeksi, kaba, aksi haldeyse de inanılmaz kırılgan, trip insanı olup çıkıyoruz.
sabah tavuğumuza biri kış dese, bütün günü çevremizdekilere zehir ederek, bir parçacık kalan vicdanımız sayesinde geceleri uykusuz geçirebiliyoruz.
ama yeter ben çok sıkıldım, anlaşılmayacak nesi var bu yazının?, benim de bir canım var ben de insanım, halet-i ruhiye saptamaları, höykürüksü | 5 yorum »
Mart 21st, 2009
bugün nahnuda görünce kafa yormamıştım ama az evvel birkaç okurla mevzusu geçince ben de maddelemeye karar verdim. kökleri saraya dayanan blogumun okuyucularından kendi hayırlarına olacak beklentilerim şunlar:
sabahları dinç zihinlen okuyun.
ben başından sonundan karışık yazarım ama konusu, sonucu olmayan şey yazmam. genelde diyeyim de ucu açık kalsın. bu yüzden uyumadan önce bayık gözlerlen okunacak blog değil burası. öyle bi derdiniz varsa gidip masalsı yazan abilerin ablaların bloglarını okuyun. sora bana gelip ‘ya burda ne demek istedin?’, ‘bunu da mı sen yazdın?’, ‘bu çok saçma’ gibi şeyler söylemeyin.
soyut yazılardan edindiğiniz izlenimleri üzerime yüklemeyin. ne yani siz oradan mutsuz bir kadın yakarışı algılıyosunuz diye ben öyle miyim? rica ederim benim için üzüldüğünüzü ifade eden mailler atmayın. ben mutluyum.
aynı evin çocuklarıymışız gibi davranmayın. bir iki yazıda size sevimli geldim diye beni azarlamaya, ‘olmamış bu aaa’ diye uyarlama kalkmayın. aynı evde yaşasaydık bilirdiniz ki, tersim çok pistir. elimin tersi değil ayol, tribim filan…
taam taam biraz da iyi şeyler yazayım,
bazen bakıyorum on kişi online görünüyor blogda. o vakıt merak ediyorum bunlar kim diye. arada bir konusu ne olsun diye kasmadan mail atsanız güzel olur.
kamuoyuna mâl olası olaylar | 5 yorum »
Mart 20th, 2009
burada sanıyorum her defasında
buraya yerleştirilmiş benim mutluluğum
‘gerisi nasiiip, gerisi kısmet gözüm’ dedikleri
şimdi burada esiyormuş meğersem
ve meğersem
topuklu ayakkap giyince büyüdüğünü zanneden
oysa ki yaşımın yarısına bile gelemeyen adımlarım varmış
ve eşiği geçince ben, meğersem yükselirmişim ya parmak uçlarımda
ararmışım ya hani, sonra ‘neye baktın cicim’ diyip gülümsermişim ya kendime
meğersem bilmiyormuşum,
burasını orası sanıyormuşum ama değilmiş ya meğersem
oh sen burada değilmişsin ya
of sen nerdeymişsin?
ya!
ben bu dünyaya niye geldim ha?
buraya yaslayabilirmişim başımı sahiden, öyle dediler.
peki ya, bana ağır gelen başımı birine dayamak için mi gelmişim
ben bu dünyaya?
sahi?
yeşil, yeşil değilmiş! işte dünyanın sonu!
balkondan sarkınca da
tutmuyormuş melekler.
annemiz okurken bizi uyumadan,
hani melekler etrafımıza hani,
hani ne çoklarmış, eskiden kar yağınca melek yağardı hani
of yeni biriyle tanışsam da bazen, diyorum bundan bahsetsem ona
hayretimi çoğaltmak için hepsi, yoksa yeni biri, yeni bir derttir biliyoruz hepimiz.
ha sahi! melekler tutmuyordu ya bizi, neden dersin?
büyümüşüz ki biz… ondan hepsi…
bu da dünyanın sonu bir bakıma!
evvelce yağmur yağınca ilham gelirdi, şimdi ilhamı kahve içmeye davet ediyoruz.
sahi, biz bu dünyaya, sonunu görmeye mi geldik?
buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım, höykürüksü | 2 yorum »
Mart 17th, 2009
bugün günlerden neyse yarın artık buna gülüyor olacağız. ikibindokuz olduğu muhakkaktır yine de…
toz tutar mı asfalt diye endişelenince biz, fiskosun ağzı açık kaldı ama ne!
hat aldım hemen dokuzdan,
alo anne
‘çok sıkıldım’ yaza yaza bitti mi yani defter?
imza fayans aralarındaki kireçler
örtünün dikdörtgeni olur da yamuğu olmaz mı?
işte bazen merak insana barkodların da tırnakları uzar mı? gibi tersten de okunabilen bir takım huylar edindiriyor.
hatta bazı cümleler satırı bol bulunca arkasına minder…
aman neyse ne…
biz bilmiyorduk Menekşe,
cam kenarında yani, olabilmeyi…
ama olamadık, bundan kime ne?
saate baktım bir saatin üzerinden ellidört geçiyor
altmışı bizmez mesela bir Çilli Begonya
misal bu ya!
dua ediyor o, suyunu eksik etme! diyor annemiz
atma şimdi hepimiz çocuk olduk.
yok yok anneler atmaz, seni kastettim. iki t ile.
atma yani, sulamadın sen o çiçeği
ahı tuttu aminlerimize…
similey çizince mutlu mu oluyoruz.
isveç bilim adamları kızar mı bu açıklamama?
valla ben demedim ama pırasa yazar da simileyi çakarsam
üzerine limonu sıkarım galba…
pırasa similey…
yok olmadı şaka şaka
bunların hepsini ben içtim midemi yıkayın | 2 yorum »
Mart 15th, 2009
onekimikibinsekizde sevgi beslerken, turgut uyar yeşili bir şey olabilirmişim.
şimdi eğer onbeşmartikibindokuz ise ve bana yarına dair yalandan yeminler edebiliyorsan hala… ne bileyim…
içimden diyecek kötülük bile geçmiyor.
halet-i ruhiye saptamaları | yorum yok »
Mart 13th, 2009
yoldaki çamurlardan homurdanarak bindiğim dolmuşta beni “merabaaa!” diye karşılayan bir velet vardı.
noluyoruz, nerden tanışıyoruz? dememe kalmadan dolmuş hareket etmeye başlayınca gülümseyerek oturdum.
bir sonraki durakta dolmuşa binen kıza da “merabaaa, biz de şişliye gidiyoooz” diyince bütün dolmuşun keyfi şey oldu: çakır.
hah! onu diyecektim ben de: allahu ekber.
ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım | 2 yorum »
Mart 13th, 2009
üstümüz kapalıydı ama rüzgara tutunan yağmur taneleri camı tıkırdatıyordu. vapur sahile yanaşıp, biz asfalta buyur edilince ben de buyurdum: beni gülhanede bırakır mısın?
oktay abi şaşırdı. ‘niyee?’ dedi. ‘fotoğraf çekicem’ diyince daha fazla şaşırdı. sanırım yağmurda fotoğraf çekilmez, fotoğraf dediğin güneşli yaz günlerinin olayıdır sanıyordu. şaka yaptığımı sanıp, kararlı yüz ifademi ve kapıyı açmaya davranan ellerimi görünce bu kez kendince başka bir soru ile beni caydırmaya çalıştı. ‘ya züleyha manyaksın ha! bütün gün binlerce fotoğraf çektin, hala fotoğraf çekicem diyosun. bıkmış olman lazım…’ laf!’ diyorum içimden. ‘iş başkaaa, aşk başkaa’ diyorum kararlı bir şekilde (seslice). o da itirazdan cayıp, beni setüstü çaybahçesine bırakıyor.
vakit nasıl geçiyor, nasıl geçiyor bilmem… eve gitmek aklıma geldiğinde saat dokuza geliyordu. eve vardığımdaysa onbire… ‘nerde kaldın?’ diye soran babama, ‘gezdim’ diyorum içi dolu dolu…
sana ne leyn? jandarma mısın? | 1 yorum »
Mart 11th, 2009
oh! neyse ki hava güneşli de eyüp’e uyuz olduğumu bir kez daha anladım.
biz, sır kapılarının kalp gözleri programları ile büyüdüğümüz için o formatta anlatayım:
ineceğim yokken birisi beni itti ve o durakta indim. sonra birisi kolumdan tuttu ve dönüp baktığımda uzuuuun bir “aaaa” ünledim. “yaaa” diye karşılık verdi. sana bi şey diyim. o kadar “a” yı yanyana görsem ayçiçek tarlası sanırım. o derece…ayçiçek tarlaları yağ kokusu yüzünden patlamış mısırı ve oradan yola çıkarak sinema salonlarını çağrıştırmalı aslında fakat nedense hep futbol sahalarını hatırlatır bana.
yine aynı oldu. hem birisi ne demişti hatırlasana : gençler spor oynuyorlar.
ay içimden gülmüştüm buna. bu aralar hep içimden gülüyorum. içimden gelen hep çiçek çiçek bu yüzden.
başlıkla alakası olmayan yazılar, yarın için bir defans taktiği bulmalıyım | 1 yorum »
Mart 9th, 2009
her kız çocuğu gibi ben de küçükken anneme özenirdim elbette.
topuklu ayakkabılarına, kıyafetlerine, yemek yapışına bile…
her anne gibi benim annemin de yemek tarifi kitapları vardı ve ben de vaktimin çoğunu onlara hayran hayran bakarak geçirirdim.
ama bu merakım iştahımdan değil, yemeklerin renkli görüntüsünden kaynaklanıyordu.
her anne gibi benim annem de yemek yapmak isteyişime içten içe memnun oluyor fakat beni başından savıyordu.
ille öğrenmek istiyorsan bana bak, bakarak öğren diyordu.
oysa ben, denemek, un havuzunun içine yumurta kırmak, hamur yoğurmak, açmaların üzerine yumurta sarısı sürmek, çatalla onlara iz yapmak, kurabiye kalıplarıyla hamura şekil vermek, oyh!
ve evet. annem bunlara müsade etmiyordu.
her çocuk gibi ben de hayallerimi gerçekleştirmek için annemin evden gitmesini bekliyordum.
nihayet gittiğindeyse, kendimi bildim bileli kardeşim, ekip arkadaşım eysean ile birlikte hamur denemeleri yapıyorduk.
ve tabiy ki bi şeye benzemediği için annemin dönmesine yakın onu çöpe atıyorduk.
küçük bir ayrıntı: annem enkazı görmesin diye çöpü dökmek aklımıza gelmiyordu.
ne zaman annemle birlikte muftağa girsek, kollarını sıvayıp, ‘şunu ver’, ‘bunu getir’ diyor ya da dağıttığı ortalığı bana toplattırıyor, bana yamak muamelesi yapıyordu.
bense emir almaktan nefret ettiğim için ‘bir mutfağa iki kadın çok’ diyerek sahayı ona bırakıyordum.
seneler böyle geçti. annemin bu tavrı beni her şeyi kendi kendime öğrenmeye ittiği için öğrenme sürecim evlere şenlik geçti.
bunu bu akşam kek yaparken açtığım defterde bir kez daha gördüm.
yaklaşık beşyüz sayfalık kitapta kakaolu kek tarifini bulmakta hiç zorlanmıyorum. neden mi?
sayfaları görünce anlayacaksınız :)
ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım, geçmiş zaman muhabbetleri | 9 yorum »