Nisan 30th, 2008
bir yandan kitabı okuyor aynı zamanda sık sık kapağını çevirip ne zaman satın aldığımı hatırlamaya çalışıyordum.
oysa ki ben satın alır almaz tarih düşerdim.
neden sonra az evvel arka kapaktaki ‘kabalcı’ etiketi çağrışım yaptı ve aşağı yukarı bir tahmin yürüttüm.
demek, canımı çok sıkıyordu, ben de yolumu uzatmak için kitapçılarda vakit öldürüyor, arandığımdaysa ‘biraz meşgulüm’ diyordum.
nasılsa yalan olmuyordu. bu birlikte geçirilen vakitler kalın ciltli kitaplar gibi beni boğduğundan, kitaplara tarih atamaz hale geliyordum.
ne derler bilirsin… ben bilmem.
başlıkla alakası olmayan yazılar | 18 yorum »
Nisan 23rd, 2008
bugünki rüzgardan payıma düşen kav marka kibritin kokusu oldu.
buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım, gayet açık | 13 yorum »
Nisan 21st, 2008
metin ya,
sadece bir olaya kilitleniyorum ve dünyanın geri kalanındaki detaylar bana çekilir gibi geliyor.
müdahale ihtiyacı duymuyorum diye bir giriş yaparsam buradan zülyon tane anlam çıkar farkındayım.
bu yüzden daha spesifik yaklaşımla örneklendireyim.
bunu yapamam.
halet-i ruhiye saptamaları | 2 yorum »
Nisan 17th, 2008
sevde(5):keşkee, sen çiçek olsaydın hihihi…
zü:…
sevde:mesela şu mor çiçekten olsaydın hihihi…
zü: ahah! neden?
sevde:ben de züleyha oliyim. ver sen bakim çocum o kitabı bana. ben okurum.
zü: e ben de öğlen uykusu uyiyim madem
sevde:tamam canım hihi
inan ki büyük küçük fark etmiyor. hep aynı şeyi mırıldanıyorum: akıllısı beni bulmaz…
üstümüze afiyet dialoglar | 3 yorum »
Nisan 14th, 2008
en güzel yol; eve dönüş yoludur.
en iyi vakit; hiç farketmez.
mazinin üzerimizdeki etkilerinden bir tanesi de seçiciliktir.
misal-î âlâ, O bazı kelimeleri söylememekte imtina ediyor.
ve bunu neden yaptığını gayet iyi biliyorum.
o an gülümsüyorum. ama gayet acı.
ve bunu ona hiç bir zaman söylemeyeceğiz. değil mi metin?
newtonun başına düşen pişmanlığın meyvasıydı. salak.
buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım | 3 yorum »
Nisan 12th, 2008
beşiktaş parkında beklerken dalıp gitmişim. kaykaycı çocuklardan biri tam önümde düşünce irkildim.
nerde kalmıştım şey aman dalmıştım diye düşünüp yahya kemalin dizelerini tekrarladım ve dedim ki, soru eki olan -mı ekini kelimeden ayırmamız gerektiğini de kim çıkardı?
bunu kim akıl etti. dedim valla yalan değil.
şey ile. ney idi. heh barboros hayrettin ile bakıştık, gördün mü dedim çiçekçi kadının bana dediğini, hııı dedi hayrettin. taş olsam yeriydi.
meraba ben bazen saçmalarım, vuaa | 5 yorum »
Nisan 10th, 2008
bazı meydanlarda oturacak yer bulamamak,
ellerimi açtığımda polenleri avuçlamak,
en son bu kadar güneşi nerede gördüğümü anımsamak,
geçmeyen saatler… idi baharın bendeki ilk etkisi.
evet. bazen ben de boş boş bakıyorum insanların yüzlerine.
oradan pay biçebilirsin.
ben de herkes kadar cami avlularının serinliğini diliyorum.
onlardan bir farkım, yolda yürürken taksi içindeki adamların istisnasız hepsini haşim kılıça benzetmem olabilir.
parktaki küçük kızın kot pantolonuna pullarla ne yazalım diye bana sorsalar, asla selena demezdim.
selena ne ya? selena ne kardeşim?
bugün zaman ile ilgili çeşitli fikirler edindim.
misal-î âlâ, çocukken resim defterine çizdiğimiz klasik, iki dağ, bir güneş, mavi gökyüzü, bulutlar, ev, tüten baca, iki ağaç ve yol boyunca çitler. heh! bir de iki dağ arasından akıp gelen sakin dere resmindeki yeşil alanları boyamak kadar sıkıcı bence zaman.
‘bir cümlede bu kadar çok bilgi verirsen, o cümle uzun bir cümle olur’ demişti bir keresinde ayşen ablam.
çok şık bir yaklaşımdı. çok beğenmiş, unutmayayım bunu demiştim. aylar geçmiş unutmamışım. afferim.
yannız ayşen ablam, benim cümlelerimi okusaydı, uzatmamdaki maksadımın bilgi vermek değil, zaman öldürme çabası olduğunu hemen anlardı.
ben de gülerdim. zaten iki aslan birbirlerini nerede görseler gülmelidirler. güneşi anmak adına.
napayım.
sen de her baş dakikada bir saate bakıp bakıp ‘of yine dört olmamış’ diye bunalsan, böyle saçmalıklar yazardın.
dedi. ve saatine tekrar baktı bunları yazan kız. saati 16:03 ü gösteriyordu. oleydi. kalkıp gitsindi.
halet-i ruhiye saptamaları, vuaa | 8 yorum »
Nisan 9th, 2008
merhaba metin,
aklımda bir şey var. iki türlü söylemek mümkün. üç kez tekrarlarsam ikişer defadan, dört yanı suyla çevrili madagaskara gitmek kaçınılmaz bir hal alıyor.
bu halim, onbeş kişilik sınıfına aynı anda farklı şarkılar söyleten anaokul öğretmenin sınıfı kadar katlanılamaz.
metin,
çözdüğüm geometri sorularının hatrına bu sıkıntıma teğet bir doğru bahşetse ya rabbim.
hep sana patlıyorum. haklısın. (dalga mı geçiyorum?)
bir de,
bak biz bu abilerle aynı damdan düştük.
aynı kör kuyudan aynı suyu içtik. o kör kuyunun suları peşimizden geldi diye, onlar bunun şarkısı yaptılar, ben sesini açtım.
zaten bi ironik, bi böyle ne diyeceğini bilememe halleri, bi sus da kendime geleyim der gibi…
satır aralarında enter yapınca köşe yazarı olabileceğini sanmak gibi…
şimdi efendi efendi buna bir nokta koyuyorum.
siz de şunu dinleyin de havada kalmasın söylediklerim.
abiler söylicek, bu kez sesini siz açacaksınız. çok basit.
[audio:http://hepatitze.com/music/sakalar.mp3]
halet-i ruhiye saptamaları, höykürüksü, ne kadar da ben yazmış olmalıydım | 1 yorum »
Nisan 8th, 2008
gözümü kapatıp yazın geldiğini hayal ediyorum.
şimdi yaz ya, ne güzel…
bu bile, bu kadarı bile güzel. uyku tutmamış misalen, erken bir vaktindeyiz sabahın. belki 6 civarı.
serindir diye giyecek fazladan bir şey de alıp atlıyoruz bisikletlerimize.
ben hedef belirtiyorum hemen. zaten olayım bu; üç gün öncesinin planını yapmak.
hemen itiraz ediyor oğuz. çünkü onun da olayı bu.
kulağımıza müzüklerimizi monte edip çıkıyoruz yola. sık sık işaret ediyor, kulaklığı çıkart bişi söyliycem der gibi.
ben de bi sus der gibi daha hızlı pedallıyorum.
baraja vardığımızda su kenarındaki yusufcuk böceklerini görünce, keşke makinayı alsaydık diye vahlanıyorum.
o da, hep aynı muhabbet diyip sinir ediyor. o kadar yaz ki, ona kızmıyorum bile.
amin.
ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım | 5 yorum »