sevgili incir çekirdeği,
eminim burada olsan sıkıntımın içini dolduramazdın.
ya da buna benzer birkaç bir şey bilemiyorum.
ve bunlar, ‘şey’i her kelimeden ayırmam gerektiğinin verdiği endişenin yanında mantıklı şeyler.
canım çok şahane sıkkın
kafam çok, nasıl desem bozuk
misal-i âlâ (tüm şapkalarıyla)
kek yaparken yumurtaları tek elimle kırmayı denemişim de başaramışım gibi.
ama bu başarısızlık peşimi bırakmayacak gibi.
oysa ki çok da güzel olmuş, ‘ımm’ diye yiyorum ama o yemin etmiş, rahat yüzü göstermeyecek gibi.
telefonum çalmış ve ‘evet ama yumurtayı tek elle kıramadın’ diyecek gibi.
sonrasında film izlerken sağ altta bir pencere halinde peydah olup; ‘bir dahaki sefere beni çağır da bari öğreteyim’ diyecek kadar terbiyesizleşmiş gibi.
ve diyelim ki fotokopi çekiyormuşum da, tam istediğim tonu tutturmuşum, çok sevinmişim gibi.
gelip dirseği ile makinaya dayanıp ’söylesene hangisi daha kolay, fotokopi mı, yumurta mı?’ diyecek cesareti göstermiş gibi.
ah! ben ne sakin süs bitkisiyimdir de bazen buna ben bile şaşarım.
yine de kendi halimde mutluyken sinirimi kemirdiği için, kolundan çekip, ‘bi sen mi akıllısın hea, biz bilmiyo muyuz sanki? serseri!’ diyip uçan tekmeyi basmayı istemiyor değilim.
aklımdan bunlar geçerken sabaha birkaç saat vardı ve annem telaşlı bir şekilde odama girdi:
-noluyo?
-hiiiç
-niye ağlıyosun? (ışığı açıp yüzüme bakıyor) -ne ağlaması anne?
-ya ne bilim bi ses geldi. birisi ağlıyo sandım.
benim annem kesin bir melek.
zü: insanları incitmek çok günah değil mi anne?
melek annem: e tabi
zü:yazık…
melek annem: kime?
zü: sen tanımazsın anne (yani umarım)