her şey eskiyor
Haziran 29th, 2007
eski ellerimi istiyorum geri!

eski ellerimi istiyorum geri!
beyza‘ya, rengarenk puanlı not defretimin turuncu puanını göstererek dedim ki,
-bu hangi renk?
önce turuncu puana, sonra gözlerini cin cin açarak bana baktı:
-turuncuu, dedi.
ben o an, ilkokulda neden tribünde höyküren beşiktaş taraftarları gibi sesli harfleri uzattığımızı daha iyi anladım.
sonra sormaya devam ettim ve beyza performansını bozmadan tümünü cevapladı. biri hariç: turkuaz.
-ııı.. bunu bilmiyoyum.
-turkuaz bu.
-taam.
-bu?
-yeşiil.
-bu?
-turuncuu.
-bu?
-pörfıl. (purple)
-bu?
-…
yine turkuazı göstermiştim ama sanırım telafuzu zor diye, unutmuş fekat pes etmedi.
az evvel gösterip de, ‘turkuaz bu’ dediğim puanı işaret edip, ‘bundan’ dedi.
…
bu akşam üzeri her gün defalarca açtığım çekmecede, ağaç desenli küçük bir defter farkettim.
babam askerdeyken bu deftere not alıyormuş.
orada ne işi var, neden daha evvel farketmemişim, babam neden askerlikle ilgili temel tüm bilgileri yazma ihtiyacı duymuş bilemiyorum.
tek bildiğim, el yazısı çok güzelmiş. hâlâ güzel.
defterin arka kısmına bazı arkadaşlarının adreslerini not düşmüş.
yalnız birinin isminin hemen yanına ‘eski fakat eskimeyen dostum’ demiş.
böyle de bir şarkı vardı.
ne zaman gelirsen gel başıma tâc olursun
sen benim eski değil eskimeyen dostumsun
benim de böyle arkadaşlarım var.
hemen her yeri karalanmış bir sayfaya hızla silgi sürmek gibi,
silgi kırıntılarını elinin tersiyle hızla savurmak gibi,
elimize kalemi yeniden alıp, heyecan içinde umuda dair bir şeyler yazmak gibi, onları hatırlamak.
..
demem o ki,
arada bir doğru dürüst düşüncelerim, zaman zaman işe yarar konuşmalarım olabiliyor.

AyFeR:
hepatit zee
hepatit zee
sadece bi selam vereyim dedim. beni özlee…
hepatit ze:
zaten ne zaman bilgisayar başında olmasam o zaman bana yazarsın
AyFeR:
dönünce mutlu ol diye işte
hepatit ze:
ne kadar da düşüncelisin
ama sen yazları daha düşüncelisin. misal bana limonata ısmarlarsın
seni yazları daha çok severim. ama limonata için değil. aslan olduğun için
AyFeR:
tabi tabi tabi tabi
hepatit ze:
bak ne dicem. hazır bana iyi davranıyorsun
iyi kalpli arzu hanım cumartesi bizi evine davet ediyor
geçen gece kek yapmış. çöpe atmıyım gelin yiyin dedi
AyFeR:
hahaha.gidin bari. kediye köpeğe gitceğine size gitsin kek
hepatit ze:
aç karnınızı doyurun dedi. bunu ben uydurdum
ya biz derken sen de içimizdesin.
sen ben ve bir kaç tane daha süper insan
AyFeR:
ama ben gelemem büyük ihtimalle koreli kızlar gelecek
hepatit ze:
hoooofff
bıktım şu koreden de kızlarından da samisinden de
aman beee.
alsın gitsin seni bu sami de bari gözüm görmesin başkalarıyla gezdiğini
AyFeR:
deli yaa
hepatit ze:
ne dicem ben şimdi arzu hanıma

sevgili günnük,
ben bugün çok şanslıydım.
tembellikten öğle yemeği bile yemezken, kalkıp eyüp minibüslerinden birine bindim.
piknik yapmayı, yol kenarlarındaki yeşilliklere tünemek zanneden insanların arasından geçerek balata yürüdüm.
motora binip karşı sahile (k.t.a) zıpladım.
taksi beklerken vakit kaybetmeyeyim diye yürüdüm, bir de baktım ki kulaksıza varmışım.
kendimi aşmış olmamdan daha süperi, redbull airrace i protokolden izlemiş olmamdır.
aslına bakarsan ben sahiden şanslıyım.
bir kısmıyla orada tanıştığım grubun, sıcaktan mı, aşırı redbull tüketiminden mi kaynaklandığını bilemediğim taşkınlıklarının dev ekrandan göründüğü sırada onların yanında değildim, bir köşede usul usul fotoğraf çekiyordum.
şanslı olduğumu düşünmemin bir başka sebebi ise, bütün günü suratımda kocaman makina ile geçirdiğim için güneş yanıklarına sahip olmamamdır.
sevgili günnük, elbette bu kadar değil.
yine çok şanslıydım çünkü, bana ödülümü binali yıldırım vermedi.
hem sonra balata geri döndüğümde, telefonumda ezbere bir numara tuşlayıp ‘alov’ karşılığını alınca,
‘beni hâlâ seviyor musunuz arzu hanımcım?’ diye sordum.
ve tabi ki, ‘bunca saat sizi eksem bile beni hâlâ bekliyor musunuz?’ diye ekledim.
sonra aldığım müspet cevaplar neticesinde pembe kapılı eve konuk oldum.
ah, ben çok şanslıyım çünkü, arzu hanım pembe pasta dilimimin üzerine fil şekerlemesi koymuştu.
ben, ‘of çok yoruldum bilemezsiniz..’ bıdıbıdılarını hızla sıralarken, kırmızı elmanın suyunu sıkıp, içine gazoz ekleyip, topuklu bir bardakta bana ikram etti.
yüzbin redbull gelse böyle lezzetli olamazdı.
ben bunca şımartılmışlığımın keyfini çıkartırken, arzu cihangir zile basmasın mı?
basssın, çünkü random mantığıyla çalışan kapı zilinin sıradaki eserini madagaskardaki görümceme armaaan etmek istiyordum.
bunların haricinde, babamın cenk&erdemi seviyor olmasının şanslı oluşumla bir alakasının olmayışını nereye bağlayacağımı bilemedim.
sevgili günnük, sen beni dinlemiyor musun allasen?!!
k.t.a: kelimenin tam anlamıyla