bugün senin için parmağımı kırdım
Temmuz 28th, 2010yolunu bulunca suyun taşması gibi, bir gedik bulunca sökün ediyor sıkıntılar.
‘insan delikli bir varlık’ demişti birisi. evet ve şeytan o deliklerde seyahate bayılıyor.
yolunu bulunca suyun taşması gibi, bir gedik bulunca sökün ediyor sıkıntılar.
‘insan delikli bir varlık’ demişti birisi. evet ve şeytan o deliklerde seyahate bayılıyor.
geçtiğimiz 14 nisan buraya,
14 Nisan, 2009 , 00:12
“bizim fotoğrafçımız biraz ters mizaçlıdır böyle ehehe” diye gülünce bi süre, ateşe doğru yaklaşan bi böceğin yanacağını görmüş de müdahele etmek yerine onu kaderiyle başkaşa bırakmış bir bilge edasıyla ile yüzüne bakıp içimden şöyle dedim: “sen daha benim tersimi görmedin”
yazarken haklıymışım. çünkü ben, geçenlerde kardeşimin de tespit ettiği gibi damarına basıldığında sesini çıkıran bir çalgıyım.
kendimde bir tuhaflık olduğunu düşünmeye başladım.
kendime yakın hissettiğim tüm insnlar birbirlerine önyargılılar.
ne olurdu elele tutuşabilseydik?
fotoğraflarda ayaklarımın çirkin göründüğünü farkettiğim gün,
‘hani ayak bahsi yapacağıdık?’ diyerek sitem eden arkadaşımı yâd etmeden olur mu hiç?
olmaz elbet.
lüzumsuz yere soru işaretleri kullanmayalım.
oyh!
benim tedirgin yanlarım…
hani yaşam bir arzu idi?
ve hani ağrısı geçse de lezzeti kalır idi?
anne ile ilgili önemli bir bahis yazdığım kağıdı bulamıyorum.
muzadaribim.
onca kalabalık içinde bunca yalnızlık ancak bir göktürklüye nasip olur sümer çağında.
herkes oklar, oklar, oklar ve bakır levhalarla saldırıyor.
bakıra çalak kubbelerde geriliyor, samimiyete susak bir bünyede sürünüyorum.
doğmak ölmeye başlamaktır diyen de bizim, uzun ince bir yolda gidiyoruz diyen de…
emekliliğini iple çeken memurlar gibi bu işin bitmesi için gün sayıyorum.
sanki bu iş nihayete ererse dünya güllük gülistanlık olacak, küsler barışacak, orada uzakta bir köy vardı ya, işte o köy yeniden bizim olacak, erkenden uyanmak zor gelmeyecek, en yakınlarımız her aradığımızda müsait olacak, dondurma susatmayacak, çaya şeker atmak gerekmeyecek, zeki müren de bizi görecek…
ama işte saysam da günler geçmiyor…
bu kez güneş gözlüğümü gözlerimden kıvılcımlar çıkmasın diye takmıştım…
sevgili günlük,
sabra güvenik askerlerim, terhise kalaycı…
sence ne yapmalıyım?
bence dayanılacak gibi değil.
sık sık kendime şunu soruyorum: “peki ya fotoğraf maceramız?”
beni yanlış kararlar almaktan korumasını dilediğim rabbim bir tanedir.
(nicelik mi dersin, nitelik mi dersin, yeter ki içinden gelsin)
kendimi işe kaptırdığımda sert, ters, alaycı, sinirli ve yorgun birisi oluyorum.
üstelik bu beni rahatsız da etmiyor kimi zaman.
bu sabah bazı işsel tartışmalar eşiğinde kaşımı kaldırıp sert sözler söylerken bir kez daha anladım ki, çalışma hayatı pek kadınlara göre değil.
duyguları ile hareket eden bizlerin, iş piyasasının koşulları nedeniyle o duyguları fazla haşlanmış makarna gibi hamurlaşıp özelliğini kaybediyor.
yer yer erkeksi, kaba, aksi haldeyse de inanılmaz kırılgan, trip insanı olup çıkıyoruz.
sabah tavuğumuza biri kış dese, bütün günü çevremizdekilere zehir ederek, bir parçacık kalan vicdanımız sayesinde geceleri uykusuz geçirebiliyoruz.
bir çok defa söylemişimdir. beni bir şeye zorladıklarında, o şey hariç her şey olabilirim. neden suyuma gitmiyorlar ki? boğulmamak için mi?
hah! onu diyecektim ben de: allahu ekber!
bir madagaskar biletim olsa uçak olur uçarım.