Temmuz 27th, 2010
bir daha filmlerde gördüğüm deli gibi aşık oğlanlara acımayacak, kıza hitaben ‘yazık şu çocuğa bee, sevabına seviversen he?’ demeyeceğim. bir kez daha anladım ki işin aslı öyle değil.
anlaşılmayacak nesi var bu yazının?, höykürüksü | 4 yorum »
Temmuz 22nd, 2010
bu sabah ‘tanrı istemezse yaprak düşmezmiş/tanrı istemezse insan ölmezmiş…’ diye mırıldanırken gündemdeki ‘Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum’ açıklamasını anımsadım ve şöyle düşündüm.
Türk halkı olarak, Türkiye’nin aydınlık yüzü, o deha çocuk (!) Fazıl Say’a topyekûn halde cehpe almamızın sebebi olan arabesk müzik yeni dünya düzeninde milletimizin aradığı dinamik olabilir. nasıl mı? şöyle: bu son olayda da iyice anladık ki arabesk bizim hem zayıf hem de en güçlü noktalarımızdan biri. bu uğurda yapmayacağımız şey yok gibi. hatta yarın bir gün AB dese ki, ‘Türk halkı, iyisin, hoşsun, seni aramıza alacağız amma şu arabeskin sesini kısın’ işte o vakit değil hükümeti, natoyu bile dağıtırız gibi geliyor bana.
şimdilik aklıma gelenler bunlar. biraz da fizy.org a ‘ya evde yoksan’ yazıp 500 kere dinlemeyim.
*Dublörün Dilemması / Murat Menteş
anne ülkemde neler oluyor, ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım, höykürüksü, sana ne leyn? jandarma mısın? | 5 yorum »
Temmuz 7th, 2010
bugün sana yine bir toplumsal yanlıştan bahsetmek istiyorum sevgili okur. çevremizdeki insanları yuvarlak bir pasta gibi düşünürsek, bu pastanın hemen hepsini kaplayacak kadar büyük dilimi sporun zayıflamak amaçlı yapıldığını düşünüyor. bu dilimin yarısını kadınlar, yarısını erkekler oluşturmakla birlikte, erkek olanlar kilo alıp vermekle alakalı sıkıntı yaşamazken, büyüttüğü göbeğine isim bile takabiliyor. ve hatta tv karşısında çay içerken bardağını sehpaya değil göbeğini üzerine koyabiliyor. kadın olanlar ise, gramın dahi sıkıntısını yapıp, parmakları ile kalori hesaplarken bir bakmışsınız beş çayında (ki muhtemelen salı günü) o pastanın en büyük dilmini oturup afiyetle yiyebiliyor. geri kalanlarsa ihtiyarlar ve çocuklar ki onları açıklamaya lüzum görmüyorum.
işte ben de uğur dündar ın yaşlanmasını fırsat bilerek, sarı dalgaları saçlarım yoksa bile topluma gününü göstermek için kolları sıvadım ve gidip spor salonuna kaydoldum. üstelik evet üflesen uçacaktım ve evet çelimsiz, güçsüz, çalıkuşu romanındaki kamuran’ın kız versiyonuydum(ipekten çoraplarım yok yannız). olsundu, yılmadım.
sağlıklı olduğuma dair rapor yazmasını rica ettiğim doktor beni süzüp “hmm evet sağlıklı görünüyorsun. spora mı?” der demez gereken motivasyon peydah oldu ve ertesi sabah kendimi step tahtası üzerinde buldum.
buna şükür! salona gelen benim 3-5 katım ablalar ve teyzeler tarafından linç edilip bir köşeye de atılabilirdim.
sonuçta şuan bütün kaslarım ağrıyorsa da acaüp iyi hissediyor ve kanal d anahaber bültenine bağlanıyorum.
bu arada, tek bir gün bile anılarımı kitaplaştırmaya yetecek kadar şey yaşadımsa da kitap fikriyle birlikte arka kapağa yazılabilecek yazılar canımı sıktı şimdi:
“bir bu eksikti!”
babam
“vah vah! çok ihtiyacın var. ”
annem
“boş boş işlerle uğraşıyorsun”
oğuz
ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım, günlük maceralarımı dinle metin, höykürüksü, sana ne leyn? jandarma mısın? | 4 yorum »
Temmuz 6th, 2010
kimisi ile vakit geçirmek eğlenceden çok işkence gibi.
arkadaşlarımdan söz ediyorum. yaşlarımız yirmibeşi geçince fikirlerimiz artık iyice oturacak ve daha aklı başında muhabbetler edeceğiz diye umuyordum. oysa ki fikirleri yerleşmiş kimi arkadaşlarım ‘ah birisi ne düşündüğümü sorsa da içimi döksem, karşımdakini ezsem, canını yaksam’ hissiyatındalar. yazık.
mesela böyle toplanmış muhabbet ediyorsunuz, birisi bir şeyden bahsediyor ya da birisi yeni bir kıyafet giymiş ya da birisi bir kitaptan bahsediyor beğeni ile o sırada bir diğeri o güler yüzlü arkadaşının hevesini baltalayacak cümleleri ardarda söylemeye başlıyor, anında bozuyor ve kırıyor farkında olmadan. belki de farkında olsa bile bundan rahatsız olmadan.
mesela biz normalde tatil için antalya’yı tercih etmeyiz. ama bir arkadaşımız neşeli sesi ile ‘haftasonu antalya’ya gidiyoruz ya’ derse ne deriz? ‘aa öyle mi? çok sevindim senin adına’ gibi bir şeyler diyebiliriz. böyle demek yerine ‘antalya’ya mı? ıyy! orası concon mekanı ya. oraya taile mi gidilir? ben asla gitmezdim’ dersek bunda iyi niyet yoktur. bunda olsa olsa kendini önemseme vardır. ‘yavrum sen konuşuyorsun ama ilgilenmiyorum. öenmli olan ben ve benim düşüncelerimdir’ demektir biraz da bu ve hiç hoş değildir. allah iyi etsindir.
işte bunlara dayanamıyorum. ve zaman zaman acaba ben de böyle davranıyor muyumdur diye endişe duyuyor, daha az konuşuyorum. ve böyle olunca da sık sık kendimi gözlemliyor, şaşırıyorum. yaşım ilerledikçe anneme benziyorum ben de. mesela en son farkettiğim benzerliğimiz ise çiçeklerle muhabbet olayı. tabi kuşak ve fıtrat farklılıkları nedeni ile biraz daha değişik zuhur ediyor bende bu huy. örneğin annem çiçeklerini sularken onlara ‘ah canım benim. anasının kuzusu vb.’ şeyler söylerken, ben kendimi saksılarla pazarlık yaparken yakalıyorum. yeni çiçek açmış saksıyı en güzel yere yerleştirip, yapraklarını severken, öbür saksıya dönüp, ‘çiçek açarsan eğer seni de onun yanına alırım. yoksa burda kalırsın’ gibi gözdağları verebiliyorum.
ayrıca balkona nane ektim, fasülye büyüdü. ne iş?
ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım, başlıkla alakası olmayan yazılar, halet-i ruhiye saptamaları, höykürüksü, sana ne leyn? jandarma mısın? | 4 yorum »
Haziran 19th, 2010
uzun kollu hikayenin yakasını çekiştiriyordum.
bir haziran akşamıydı. hilalin kınasını unutmuş, gülayı düğününden hemen evvel eğlemiştim.
pişmesi için ocakta bıraktığım zeytinyağlı fasülyenin dibi hafif tutmuş, beni gücendirmemişti.
“minaaa ayy minaaa. cici minaa” seslenişini kulaklarımdan silinsin diye duyduğum ilk şarkıya eşlik etmiştim.
“yağdı saçlarıma genç yaşımda lapa lapa kar. zalim.”
akşam yemeğine bir misafirimiz vardı: tuna.
bunun şerefine mısır pişiriyormuş gibi yapıp paşa gönlüme hizmet etmiştim.
düdüklü tencerenin düğününü vuvuzelaya benzetmiştim.
komik bazı şeylere gülüp, satır aralarında bir hüzün mevzuu vardı da ona katılmıştım.
uzun kollu bir hikayenin yakasını çekiştiriyordum.
zihnim kıymıklı lokma yutmuş gibi öksürüğe boğulmuştu.
ekmeğin yüreğinden yese rahatlardı belki ama suya davranmıştı.
sırtına vurabilecek birileri çoktuysa da helal olsun diyecekler faiz yememek için katılım bankasına katılarak kendilerini kandırmıştı.
uzun kollu bir penye bir yaz günü ne demekse, robadan bir hikaye…
yarın ne yapsam?
aklın nerde zü?, anne ben bugün nikaha gittim, ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım, başlıkla alakası olmayan yazılar, biraz garibim bu ara pardon ya, buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım, galiba üzgünüz; yüzümüz asık, günlük maceralarımı dinle metin, halet-i ruhiye saptamaları, höykürüksü | 5 yorum »
Haziran 17th, 2010
bu yazımda bir kandil gecesinde karanlığa mahkum olmaktan bahsedeceğim. görünürde yirmi, hissedilen yüzyirmi dakika boyunca bir asansör kabininde mahsur kaldım ve başıma gelen bu ironik olaya bilimsel açıklama babamdan geldi:
eve bu saatte gelirsen olacağı bu!
bu yazım biraz kısa oldu. hıhı.
höykürüksü, üstümüze afiyet dialoglar | 2 yorum »
Mayıs 24th, 2010
ekranda son lost yazısını görünce ağır hareketlerle bilgisayarı kapayıp kenara koydum. ağır hareketlerle kalkıp yan odaya, kızkardeşimin karşısına geçip, ellerimi belime koyup şöyle söyledim: eee?
kendisinden beklenildiği üzre gayet yerinde bir küfür savurdu. bir diğer yan oda olan kendi yaşama alanıma gidip, telefonumun küçümen ekranına ‘bu ne la?’ yazıp sacide yolladım. kendisi beni bu lanete başlatmış kişi olarak sorumlu hissettiğinden ‘beşinci boyut, sırkapısı ehehe’ gibi şeylerle cevap verdi bana.
yanarım yanarım da bunca zaman senaristler bu işin sonunu nereye bağlayacaklar diye panik olurken, onların mala bağlamasına yanarım.
höykürüksü | 7 yorum »
Nisan 16th, 2010
‘çocuklardan illallah’ dediğim günlere geri döndüm son birkaç gündür. neyse ki bu iş kısa sürüp geçen yılki gibi beni hayattan soğutmadı. yanlız tuhaftır, bu moddayken bile minik adımları ile yaya geçidinden pıt pıt pıt geçen ufak kız çocuğu gözlerimi yaşartabildi.
ve bir gözüm diğer bir gözümden küçük. iri göz iyidir. buralar nisan 2010. ama hala elle yazarken 20010 yazıyorum. ossun.
edit: bu yazının altında görünen ‘var-sayım’ linkini tıklasanıza. yorumları okusanıza. faruk u rahmetle ansanıza. onu özlemek de böyle göz yaşartıcı etkisiyle her gün peşimizde.
ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım, başlıkla alakası olmayan yazılar, günlük maceralarımı dinle metin, halet-i ruhiye saptamaları, höykürüksü | yorum yok »
Nisan 13th, 2010
kadınların araba modellerini tiplerine göre ‘iyi’ ve ‘kötü’ diye sınıflandırmasını komik bulan erkekler…
acaba bizim o halimizde kendinizden bir şeyler görüyor olabilir misiniz?
mesela kafası basmadığı aşikar kızları sırf çok güzeller diye tepenize çıkarmanız gibi bir şeyler?
gayet açık, höykürüksü, iğne sanatı | yorum yok »
Nisan 3rd, 2010
merhaba, ben yağmur. balkanlardan geliyorum.
şaka şaka.
ben züleyhayım ve balkanlar olmasa da oraya çok yakın bir yerleşkede yaşıyorum ve bu sabah nasıl da az kalsın ölebileceğimi anlatmak için yazıyorum.
bu sabah evden çıkarken annem, “bari dua okuya okuya git. korkuyorum” diye uyardı zira sabah ezanı okunuyordu ve ortalık kapkaranlıktı. “aman yaaee” diyerek çıktım ve baktım ki sahiden ürkütücü bir hava hakim. durağa yürürken ezan henüz bitiyordu ve sokak köpekleri koro halinde ulumaya, havlamaya, sağa sola koşmaya başlamışlardı. bu hayatta bana en sevimsiz gelen evcil yaratık köpektir. hatta onların canavar olduklarını düşünüyor, içimde en ufak bir sevgi bile beslemiyor ve bu durumu ifade etmekten asla rahatsız olmuyorum zira sık sık köpek saldırılarına maruz kalmış bir bünyeye sahibim.-bir örneği için tıklayınız- hal böyle olunca o ulumalardan nasıl tırstığımı ve can havli ile bildiğim bütün duaları okuduğumu tahmin edebilirsiniz. etmeyin çünkü hepsini unutup şuna benzer şeyler söyledim:
“allaam, allaaam, sen yarattın bunları, ben napçam şimdi yaa, allam yardım et, allam yardım et, allam lütfen ya, lütfen…”
neyse ki o sırada camiye doğru birkaç cemaat yürümeye başladı ve köpekler onlara doğru koştular. fırsattan istifade edip kendime güvenli bir yer seçmeliydim ama ne mümkün. bi kere kocca meydan kapkaranlık, açık bir dükkan bile yok, hiçbir insan yok, buna rağmen tam 5 tane köpek var. yani ki bu hayvanlar isterlerse beni parçalar ve halkın bundan ibret alması için epey beklerlerdi çünkü gün ağarmak bilmiyordu. iyice umutsuzluğa ve korkuya bulanmam jandarma aracının içindeki askerlerin de uyukladığını farketmeme denk geliyor. köpekler saldırırsa aracın camını döver de uyandırıp yardım isterim diye düşündüm ama aracın hangi yanına geçsem köpekler ağır ağır yanaşıp çevreme tünüyorlardı. gözlerini bana dikip beni önce bakışlarıyla korkudan öldürüp öyle yiyecekmiş gibi bir hal takınıyorlardı.
saatime bakarak otobüsü getirebileceğime inanıyorken parkın ucunda bir ışık gördüm. börekçi tükanı ışıklarını yakmıştı, oleydi. oraya varaydım da otobüs gelince koşa koşa bineydim.
böyle düşünerek önce yavaş yavaş, ardımda hızlı köpek adımlarını duyunca hızlı hızlı, kulağı sağır edercesine havlayarak koşan beş köpek sesi işitince çığlığı basıp koşarak börekçiye doğru allah ne verdiyse uçtum. bu arada bileğimi burktum. çığlığımı duyan börekçi dışarı çıkınca ben hemen arkasına koşup ondan kibarca beni kurtarmasını istedim: “yardım ediiaan”
börekçi abi köpeklerin beşini de ustalıkla uzaklaştırdı: “hoşşt leynnn hoşşşttt”
sonra bana dönerek, “hanfendi bi su için çok korktunuz” dedi. ben o esnada hala nefes alabiliyor muyum diye kendimi yokluyordum. dönüp börekçiye teşekkür edecekken dükkanın aynasında bembeyaz çehremi, yaşlar dolu gözlerimi gördüm ve kendime: “yimbeş yaşındasın ağlarsan, fena olur” dedim.
tam o esnada zalim otobüs geldi ve son takatimle koşarak otobüse bindim. aradan yarım saat geçtiği halde ellerim titriyordu. bundan böyle bana “köpekler bi şey yapmaz, onlar da senden korkuyorlar, gözlerinin içine bakma” diyenlerin ağızlarının içine içine çakıp, onları pataklayarak kötekliycem.
ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım, başıma neydi gelen, günlük maceralarımı dinle metin, höykürüksü | yorum yok »