Ağustos 29th, 2010
nasılız? sakin…
kaybettiklerimizin izini öpüvermiş de annemiz, demişiz ki sanki ‘a-ah! neye idi gözyaşlarımız?’.
çünkü gözleri ‘dünya da neymiş’ diyen adam kütüphanemizdeymiş.
hasılı, seni göremediğim günler geldi oturdu yanıma. öfkeliydim; oralı değildi. canını yakmak istedim; oralı değildi. bilemedim yöresi neresi idi.
öfke eski bir alışkanlığım gibi. ne zaman yakalansam, kalıp, gitmeyi aklından bile geçirmiyor.
aklın nerde zü?, buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım | yorum yok »
Temmuz 28th, 2010
yolunu bulunca suyun taşması gibi, bir gedik bulunca sökün ediyor sıkıntılar.
‘insan delikli bir varlık’ demişti birisi. evet ve şeytan o deliklerde seyahate bayılıyor.
ama yeter ben çok sıkıldım, başlıkla alakası olmayan yazılar, buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım, galiba üzgünüz; yüzümüz asık | yorum yok »
Haziran 19th, 2010
uzun kollu hikayenin yakasını çekiştiriyordum.
bir haziran akşamıydı. hilalin kınasını unutmuş, gülayı düğününden hemen evvel eğlemiştim.
pişmesi için ocakta bıraktığım zeytinyağlı fasülyenin dibi hafif tutmuş, beni gücendirmemişti.
“minaaa ayy minaaa. cici minaa” seslenişini kulaklarımdan silinsin diye duyduğum ilk şarkıya eşlik etmiştim.
“yağdı saçlarıma genç yaşımda lapa lapa kar. zalim.”
akşam yemeğine bir misafirimiz vardı: tuna.
bunun şerefine mısır pişiriyormuş gibi yapıp paşa gönlüme hizmet etmiştim.
düdüklü tencerenin düğününü vuvuzelaya benzetmiştim.
komik bazı şeylere gülüp, satır aralarında bir hüzün mevzuu vardı da ona katılmıştım.
uzun kollu bir hikayenin yakasını çekiştiriyordum.
zihnim kıymıklı lokma yutmuş gibi öksürüğe boğulmuştu.
ekmeğin yüreğinden yese rahatlardı belki ama suya davranmıştı.
sırtına vurabilecek birileri çoktuysa da helal olsun diyecekler faiz yememek için katılım bankasına katılarak kendilerini kandırmıştı.
uzun kollu bir penye bir yaz günü ne demekse, robadan bir hikaye…
yarın ne yapsam?
aklın nerde zü?, anne ben bugün nikaha gittim, ayşe arman olmaktan sana sığınırım allah'ım, başlıkla alakası olmayan yazılar, biraz garibim bu ara pardon ya, buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım, galiba üzgünüz; yüzümüz asık, günlük maceralarımı dinle metin, halet-i ruhiye saptamaları, höykürüksü | 5 yorum »
Mayıs 28th, 2010
küçümen yüzümü seyir halindeki arabanın camına dayayıp, ‘ay bizi takip ediyooor’ tespiti yaptığım gün dayım, gülümsemesini bıyığını yüzüne gererek yaşamıştı. o zamanlar martılar kemerburgaz ı çok seviyor diye değil öylesine mutluyduk.
-annemden emin değilim. her zaman kafasına takacak bir şey bulur.
buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım, geçmiş zaman muhabbetleri | 1 yorum »
Şubat 15th, 2010
efendiler,
geçmişte size pek çok yerli-yabancı anımı anlattığımın farkındayım. hatta metin var ki tanırsınız, kendisi tek kelime.
bazen kafam binbeşyüz tane oluyor ve hani sanki önemli bir makale okuyacakken da sağdan soldan pop-uplar taciz eder ya. hah!
işte geçen ben yine kahve içip en son neye canımı bu kadar sıktığımı düşünürken, insanlar içtikleri çaya tavşan kanını, sevdikleri kızın gözlerine kömürü referansla yaşamlarını sürdürüyorlardı.
ve farkettin mi kimse benim canımı sıkamaz. ancak ben ve benim iştahsızlığım… buradayız. yani aklında olsun.
bazen iyi iki arkadaşız ama bazen de yön tuşları yapışıksız. yardım edersek bir üniversite öğrencisi mi sevinecek?
rüyamızda özlediğimiz insanları görmeye başlamışsak, uykumuz artık daha mı geç gelecek?
kusura bakma ama yani neye ümit etmişsek tersi olurken, mayalı hamuru dert etmekten alıkoyulamıyorum.
aklın nerde zü?, bunların hepsini ben içtim midemi yıkayın, buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım | 4 yorum »
Ocak 28th, 2010
niksarda bir evim olsaydı hemen bir hat bağlatırdım. hayır dokuzdan hat almak için değil. üf!
önce 11880 i arayıp masal anlatıcısının telefonunu isterdim. sonra o numarayı aklımda tutabilirdim. bi çay koyardım rafa. fincana da zarları. atardım bakardım ki dört dört. dört çuval diy mi babaa derdim hüzüle. çünkü babam niksardaki eve gittiğimi bilmiyor olacak. öyle kararlaştırdım. daha sonra yağmur yağsın isterdim ama öyle olmazdı bu işler. betülün aldığı defterin üzerine parmaklarımla vururdum hafifçe. öyle yağmur sesi çıkıyordu ya hani. hatırlarsın? işte o bana biraz iyi gelirdi. o masalcıyı arardım:
alo, bana masalın sonunda kabağın başında patladığı zündürella nın hikayesini anlatır mısınız?
ellerimi de açardım masal bitip de telefonu kapayınca:
güzel allahım beni affeder misin?
*afili bir adım olsaydı buraya yazardım.
aklın nerde zü?, bunların hepsini ben içtim midemi yıkayın, buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım, höykürüksü | 5 yorum »
Ocak 17th, 2010
saçmalama. kimsenin gidişini yadırgadığı yok. zaten gitmeler anlamlı şeylerdir. biz saygı duyarız; huyumuz çıkmaz canımız çıksa da… ama seni sahiplenmiştik be. kıymeti yok mu? harbiyesi? peki.
şakası bir yana, gidişinin üzerine su döktük; sönmedi. bu bizim bazı kimyasalları yeterince sahiplenmememizden kaynaklanıyormuş. öyle söyledi metin. bense ona inanmadım elbette. üzülmemi istemediğinden söyledi bunları. bunun ne demek olduğunu bilir misin? birisini üzmeyi istememek. hepsi bu.
aslında biliyorum ki her şeyin bir açıklaması var. bu dalların ve bu avlunun… olsun. ilgilenmiyorum.
buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım | yorum yok »
Ocak 5th, 2010
insanlar vardı.
nisyandan geliyorlardı.
durup şöyle dedim: ızdırap duyun
ki bu ilhamı doğurmakta…
böyle denildi
ve ben kırmızı bükerek yeşertmeye çalışmam
zamanı var çünkü…
zamanı bildin mi?
buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım | 1 yorum »
Aralık 25th, 2009
‘yeisin fecir bilmez tepelerinde’ önce güneşi, sonra ayı ve elbette daha sonra çağdaşlarım gibi elektiriği inkar ile gönüllü bir karanlığa gömülmüştüm. bunun ne ile ilgisi var diye düşünme takatini bulamıyordum kendimde. sanıyordum ki beni bir dalga yutmuştu. elbet sıkılıp rahat bırakacaktı. böyle zamanlarda yani ümidin varlığından bile ümidi kesmişken birinin duasını alıyorum sanırım. yollarımın düğümü kavşağı geçince yerini süratin keyfine bırakıyordu.
buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım | 1 yorum »
Aralık 19th, 2009
çünkü yerini beğenmemiş.
güneş iyi, su da tamam.
anlamadığım şeyler varmış.
anlatsın öyleyse dedim. sitem güzelledim.
buraya yabancısın diyesiymiş.
hem burası sonudur hikayenin.
yanılgılar bir yumaksa, tüller neden örtülü?
ya levhalar? neden o isimleri gizlediler benden?
aklımdayım hala, avluya uzanan güneşi kolundan tutmuş tadına bak diyordum.
ve sevinçle karışık: sence nisan güzel mi?
aklımda bir şey var. söylemeliyim.
hani uyumadan önce, hani kabarttık diyelim yastığımızı…
aynı şey değil mi karıştırmak ve havalandırmak hatıraları?
insanı bilirim. birlikte büyüdük.
bir soğukta uykusu gelir bir azapta.
söylediğim gibi, yerini beğenmemiş.
bunların hepsini ben içtim midemi yıkayın, buraya çöp dökmeyin kalbinizi kırarım, galiba üzgünüz; yüzümüz asık | yorum yok »