bugün senin için parmağımı kırdım
Temmuz 28th, 2010yolunu bulunca suyun taşması gibi, bir gedik bulunca sökün ediyor sıkıntılar.
‘insan delikli bir varlık’ demişti birisi. evet ve şeytan o deliklerde seyahate bayılıyor.
yolunu bulunca suyun taşması gibi, bir gedik bulunca sökün ediyor sıkıntılar.
‘insan delikli bir varlık’ demişti birisi. evet ve şeytan o deliklerde seyahate bayılıyor.
kimisi ile vakit geçirmek eğlenceden çok işkence gibi.
arkadaşlarımdan söz ediyorum. yaşlarımız yirmibeşi geçince fikirlerimiz artık iyice oturacak ve daha aklı başında muhabbetler edeceğiz diye umuyordum. oysa ki fikirleri yerleşmiş kimi arkadaşlarım ‘ah birisi ne düşündüğümü sorsa da içimi döksem, karşımdakini ezsem, canını yaksam’ hissiyatındalar. yazık.
mesela böyle toplanmış muhabbet ediyorsunuz, birisi bir şeyden bahsediyor ya da birisi yeni bir kıyafet giymiş ya da birisi bir kitaptan bahsediyor beğeni ile o sırada bir diğeri o güler yüzlü arkadaşının hevesini baltalayacak cümleleri ardarda söylemeye başlıyor, anında bozuyor ve kırıyor farkında olmadan. belki de farkında olsa bile bundan rahatsız olmadan.
mesela biz normalde tatil için antalya’yı tercih etmeyiz. ama bir arkadaşımız neşeli sesi ile ‘haftasonu antalya’ya gidiyoruz ya’ derse ne deriz? ‘aa öyle mi? çok sevindim senin adına’ gibi bir şeyler diyebiliriz. böyle demek yerine ‘antalya’ya mı? ıyy! orası concon mekanı ya. oraya taile mi gidilir? ben asla gitmezdim’ dersek bunda iyi niyet yoktur. bunda olsa olsa kendini önemseme vardır. ‘yavrum sen konuşuyorsun ama ilgilenmiyorum. öenmli olan ben ve benim düşüncelerimdir’ demektir biraz da bu ve hiç hoş değildir. allah iyi etsindir.
işte bunlara dayanamıyorum. ve zaman zaman acaba ben de böyle davranıyor muyumdur diye endişe duyuyor, daha az konuşuyorum. ve böyle olunca da sık sık kendimi gözlemliyor, şaşırıyorum. yaşım ilerledikçe anneme benziyorum ben de. mesela en son farkettiğim benzerliğimiz ise çiçeklerle muhabbet olayı. tabi kuşak ve fıtrat farklılıkları nedeni ile biraz daha değişik zuhur ediyor bende bu huy. örneğin annem çiçeklerini sularken onlara ‘ah canım benim. anasının kuzusu vb.’ şeyler söylerken, ben kendimi saksılarla pazarlık yaparken yakalıyorum. yeni çiçek açmış saksıyı en güzel yere yerleştirip, yapraklarını severken, öbür saksıya dönüp, ‘çiçek açarsan eğer seni de onun yanına alırım. yoksa burda kalırsın’ gibi gözdağları verebiliyorum.
ayrıca balkona nane ektim, fasülye büyüdü. ne iş?
içimizi saat beş istikametine döndürünce, gücümüze giden akrepler kör olmayasacılar değilse kimlerdir?
en güzel soruları defterime yazıyor, dualarımın arasına sıkıştırıyorum. farketmişsindir rabbim. ve deniliyor ki, duanın ilk mükafaatı rabbinin seni işitiyor oluşudur ve kul -sırasını hatırlayamadığım- kaburgalarımızın arasına yerleştirdiğin yüreği sayesinde bunu hissedermiş. geçen gün bana da olduğunu zannedip sevinmiştim ya hani… halsizliktenmiş. yemek yiyince geçti. iyi bir kul olmak istiyorken sınırı aşmıyorum ya?
kimileri sana ‘yardımın gerekiyor, kadıköydeyim stop’ diyor diye yüz bulup, ‘fenalardayım’ gibi daha soyut ama özünde dürüst mesajlar iletmeyi geçiriyorum aklımdan. yalnız, ‘dualarımızın makbul olabilmesi için püf noktalar- 28.baskı’ adlı eser dikkate alınmalıymış. öyle söyledi büyüklerim. hepsini okudum. en sevdiğim kısım ise, kişinin ardından edilen dua ile imza kampanyası arasındaki bağ oldu.
metin”e dönersek,
o yüzünü kitaplara kaydetmemiş, kişisel iletisine ‘fenalardayım, cevap veremeyebilirim’ dememiştir.
‘aşk-ı memnu bitmiş. peki şimdi kuaförüm semra, ayıkırı yaşantılarımıza ortak payda bulmak ümidi ile açtığı aşk-ı memnu muhabbetini artık açamayınca ne olacak?’ soruma, ‘henüz mehmet rauf’un eylül’ü uyarlanmadı. rahat ol’ demiş olabilir ama.
herneyse,
sanıyorum ki, içimizi bir üşümek aldığında kurduğumuz tüm cümlelelerin yüklemini sevmek ısıtacak. sanrıma inancım, tanrıma inancımın bir şeyi. neticesi? olur.
dolma kalemimize mürekkep yürümeyince ’sarah jessica parker’ diyor, şapkalı a larımızı matbaa a larımızla birlikte özlüyoruz.
kimi zaman, ‘yaşım elli olunca seni arayıp şöyle diyeceğim: …..’ diye dalgalı, dalgasına geyikler çevirdiğimiz, saçlarının tümü kızıl, kollarının teki dövmeli arkadaşımızı hatırlıyor, hemen unutalım diye beyin çitileyici etkisine inandığımız bir pop şarkısı seslendiriyoruz.-ki tepemiz atmasın.
saprofit lakaplı okul arkadaşımızı kına gecesindeki performansı için eleştiriyor, ’seyirci ile gözgöze gelmiyorsun. iki saattir beni farketmeni bekliyorum’ sitemi ediyoruz.
aynı gecede alakasız yerlerden arkadaşımız dilek insanını o sahnede görüyor ve dünyanın küçüklüğüne imanımızı kavileştiriyoruz.
o sırada aynı okul döneminden eşdeğer samimiyetteki bir başka arkadaşımızın da yavrulayacağını öğreniyor, yavrusunun ilk anlarını fotoğraflamak için vazifelendiriliyoruz.
tüm bu sevindirici, insanı kendi mutluluğuymuşcasına doyuran haberlerin üzerine, yine liseden bir arkadaşımızın çocuk yetiştirmeyi aşıp, çocuk yuvası açtığını öğreniyoruz.
şimdi buhranlar…
merhaba. dikkat ettim, bugün de ismim züleyha. ve bunu artık iyice kanıksadılar. oysa ben, o NASA bozması tesisatın içerisinde, havalandırmaya sıkışmış bir serçe gibi -hayır sevimli değil- sinir bozucu idim. cik cik ciiik.
varoluşunu kanadından çekiştiren serçeler havalandırma hakkında bize kötü örnek olabiliyorlar. misal mi? değil.
sevgili metin’le bir gün karşılaşırsak ne kadar korkarım diye meraklanıp, kendimi o vurguna hazırlarken, ilk sınav kağıdımı hatırladım. daha sonra sabahları aç olan karnımızı taze meyve ile terbiye etmeliyiz’in farkın öptüm. biraz sonra kedilerin bıyığını, evinizin duvarını, avcumun ayasını, teyzemin dolmasını hayal kurdum. bunlardan sana neydi bilemedim.
birkez daha bölünmüş zihinler bamya yemeli midir dedim ama lütfen şansınızı zorlamayın. çünkü bazen merhametim üçe gidiyor da ona beslenme hazırlıyormuşum gibi sabah doğuyor.
üzerime gelmeyin. üzerime rahat verin.
uzun kollu hikayenin yakasını çekiştiriyordum.
bir haziran akşamıydı. hilalin kınasını unutmuş, gülayı düğününden hemen evvel eğlemiştim.
pişmesi için ocakta bıraktığım zeytinyağlı fasülyenin dibi hafif tutmuş, beni gücendirmemişti.
“minaaa ayy minaaa. cici minaa” seslenişini kulaklarımdan silinsin diye duyduğum ilk şarkıya eşlik etmiştim.
“yağdı saçlarıma genç yaşımda lapa lapa kar. zalim.”
akşam yemeğine bir misafirimiz vardı: tuna.
bunun şerefine mısır pişiriyormuş gibi yapıp paşa gönlüme hizmet etmiştim.
düdüklü tencerenin düğününü vuvuzelaya benzetmiştim.
komik bazı şeylere gülüp, satır aralarında bir hüzün mevzuu vardı da ona katılmıştım.
uzun kollu bir hikayenin yakasını çekiştiriyordum.
zihnim kıymıklı lokma yutmuş gibi öksürüğe boğulmuştu.
ekmeğin yüreğinden yese rahatlardı belki ama suya davranmıştı.
sırtına vurabilecek birileri çoktuysa da helal olsun diyecekler faiz yememek için katılım bankasına katılarak kendilerini kandırmıştı.
uzun kollu bir penye bir yaz günü ne demekse, robadan bir hikaye…
yarın ne yapsam?
‘çocuklardan illallah’ dediğim günlere geri döndüm son birkaç gündür. neyse ki bu iş kısa sürüp geçen yılki gibi beni hayattan soğutmadı. yanlız tuhaftır, bu moddayken bile minik adımları ile yaya geçidinden pıt pıt pıt geçen ufak kız çocuğu gözlerimi yaşartabildi.
ve bir gözüm diğer bir gözümden küçük. iri göz iyidir. buralar nisan 2010. ama hala elle yazarken 20010 yazıyorum. ossun.
edit: bu yazının altında görünen ‘var-sayım’ linkini tıklasanıza. yorumları okusanıza. faruk u rahmetle ansanıza. onu özlemek de böyle göz yaşartıcı etkisiyle her gün peşimizde.
merhaba metin,
bazen içimden geçenler kötü kalıplarda fenalaşacaklar diye korkarak onları gizliyor, bu yüzden yazmıyorum.
inan ki, iman güzel bir şey.
şey eşyalara mahsus.
çok bilmişler bik bik bunları tekrarlıyorlar.
öyle sabırlıyım ki, -burada bi durup düşündüm- bunun neye benzediğini sabaha kadar düşünebilirim.
ve heryerdeler. inanamazsın. ama inanmalısın.
merhaba metin,
okuduğum kitap, izlediğim film, içtiğim çay, çizdiğim model, çektiğim fotoğraf, dizdiğim deste, astığım ceket, kaybettiğim savaş,
aldığım not, verdiğim nefes… bana kızmıyorsun ya?
burada tuhaf şeyler oluyor. birbirlerine küsüyor insanlar.
ve sabah kahvaltısından sonra törpülüyorlar dillerini körleşmesinler diye.
birbirlerini sokamayınca hanelerine eksi notlar yazılıyormuş mesai bitimlerinde.
ne acıklı değil mi? hadi ağlayak.
ve bence bu ankara şivesi şey oldu: kabak tadı.
merhaba metin,
hadi durma kendini tanımla demen yakışıksız.
ne yani bir boşluk muydum ben burada? bana bir değer atamanı mı bekledim?
peki tamam öyle olsun diyelim. sıra bende. ama tüh! hay aksi!
girişler stingmiş, 10numero adam diyemedim.
metin,
burada sırtını bir kütüphaneye dayamış kitaptan değil, cilasını bir topuklu ayakkabıya kaptırmış kösele ayakkabıdan bahsetmek isterim.
çünkü mü neden? uzat, kulağına söyleyeyim.
edit: kösele ayakkabının hikayesini dinlemek için kendimize pembe bir şemsiye satın alıyoruz bence. ‘bu da ne hemen değiştirmelisin’ diyenlereyse omuz üzerinden şımararak ‘belki sen almak istersin’ diyoruz. olayımız bu. var mısın?
aydınlık alnın, geniş ellerin ve uzun adımların derdim bir şiir kurabilseydim.
seni davet etmezdim.
henüz ikindiler girerken bir ağrıyı anlamlandırmak…
ve kapılmadan bu talihsizliğe uyanıp çıkmak düşüyor bana.
‘anne sözü dinler gibi masum’
hiçbir şeye değmeyeceğini anlamış gibi umarsız,
serçeler görmeye gittim. sis vardı.
aslında çok ciddiyim; fakat şuan ciddiyetimin sebebini hatırlamak beni yoracak. yormasın.
bütün bunları kim yapacak?
sana sordum!
gelişi ve gidişi ben hesaplarsam yollar bence çok keyifsizleşir.
çünkü mü neden?
keyif benim.
-bölünmüş zihinler bamya yemeli midir?
yeşil evin çatısında ben diyeyim beş bin, sen de ‘yok daha neler’ işte o kadar kuş varken,
sen neden hep bana rasyonel rasyonel ha?
neden ben yükselince yerden, sen hep yer ile yeksan on mode ha?
neden?
havalar naasıl diyemeyecek miyim ben?
aslında evet. keyfim yok.
ve şöyle bir şey var elimde: keyfe kder nihilizm…
işte tam burada derinlemesine nüfuzlu bir ‘aaah!’ çektik.
biz… yani metinsel yanlarım…
ciddiyim dedim diye gülmemeli midir metin?
ve bazı harfleri eksik yazıyorsam bunlar karakterimden yahut rahatlığımdan değil, aklımın ‘bu hafta hangi oyuna gitsek’ sorusuna takılı kalmasındandır.
aaah! oyunlara geldik ya rabbim!
kendimde bir tuhaflık olduğunu düşünmeye başladım.
kendime yakın hissettiğim tüm insnlar birbirlerine önyargılılar.
ne olurdu elele tutuşabilseydik?
fotoğraflarda ayaklarımın çirkin göründüğünü farkettiğim gün,
‘hani ayak bahsi yapacağıdık?’ diyerek sitem eden arkadaşımı yâd etmeden olur mu hiç?
olmaz elbet.
lüzumsuz yere soru işaretleri kullanmayalım.
oyh!
benim tedirgin yanlarım…
hani yaşam bir arzu idi?
ve hani ağrısı geçse de lezzeti kalır idi?
anne ile ilgili önemli bir bahis yazdığım kağıdı bulamıyorum.
muzadaribim.