iyi akşamlar faruk
09 Haziran, 2009 , 22:56nasibimizde üzerine atılan toprağı ciğerimize çekmek varmış meğer… faruk…
nasibimizde üzerine atılan toprağı ciğerimize çekmek varmış meğer… faruk…
biri bana en sevdiğin ses nedir diye sorsun hadi. cevaplar hazırladım. misal-i âlâ: camide cemaatle kılınan namazda secdeye varmak için dizlerin yere ilk vurduğu an. gümgümgügm….
babam: dün gece çok havaifişek attınız, bak hava bozdu
zü: rahmet yağacak, rahmet
babam: niyeymiş?
zü: yer siyaaah, gök beyaaaaz
babam: allahım akıl ver
bugün, birkaç ay evvel kaza yaptığımız yere gittim ve tam da o noktada durdum.
asfalt tüm karanlığı ile ayaklarımı yutarken kollarımı iki yana açıp gözlerimi kapadım ve şunları söyledim:
‘allahım, benim hidrojen bombam yoksa da iman dolu göğsüm var. hastalığı, sağlığı, ümidi ve ümitsizliği evirip çeviren sensin. lütfen bir şeyler değişsin.’
siz de amin diyin. hatta dua edin faruk hemen aramıza dönsün diye.
bugün bir adamın, karşımda oturan altı yaşındaki çocuğu göstererek ’sizin mi?’ diye sorabileceği kadar yaşlı, amerika filmlerindekini aratmayan bir tavırla ‘yoo,yoo’ diyecek kadar çocuklardan bezginim ama neyse ki bu okuldu, çocuktu, örtmeniydi şeklinde yuvarlanıp giden foto projemiz bitti.
zaman zaman iş arkadaşımı boğazlamayı isteyecek kadar zor, sabır gerektiren bir işti ve ben sabrı öğrenemedim.
sıyırmayı öğrendim ama bi güzel. biri sesini yükseltse gerilen ben, sokak ortasında çekip gitmelere varan vakalara sebep oldum. olsun, canım saolsun. ahlakçı yapım yüzünden sözünde durmadığı, plansızlığı için iğneleyip durmalıyken, zamanla bundan da bezip ‘amaaan, naparsan yap’ der oldum. bu iş beni insanlıktan çıkarmakla birlikte güzel şeyler de yaşattı elbette… bir kısmını not aldım defterime ama onları değil de bugün yaşanan bir kaç dialogu paylaşmak isterim.
bütün sene uğraşıp da güldüremediğim nadir çocuklardandır eren (yaş 4). gülümsemeyi bırakın bir şaşırma, sevinme vb. hiç bir mimik vermiyor çocuk. böyle bir çocuğa nasıl ya da ne kadar çeşit fotoğraf çekebilirim diye çok düşündüm.
çocuklara karşı kullanabileceğim bütün silahları (şebeklikler dahil :p) kullandım ama başaramadım.
bugün son çekimi yaparken erenle sınıfta yalnızdık ve ona şöyle dedim:
zü: eren, insanlar fotoğraf çektirirken gülümserler. hatta bütün dişleri görünür. bütün arkadaşlarının fotoğrafları öyle.
senin de öyle güzel olsun istiyorum. olur mu?
eren:…
zü: eren, eğer utanıyorsan burda bizden başka kimse yok. ben de makinemin arkasına saklanayım sen de gül. olur mu?
eren: ı ıh
zü: neden amaaa?
eren: annem bana gülmeyi öğretmedi.
zü:…
bir başka olay:
akif(yaş 6, saçlar lepiska): eee fotoğrafçı öğretmenim, eee siz hep mi geliyorsunuz buraya? çok mu geldiniz? bence çok geldiniz.
zü (24, biraz üzülmüşcesine): bu son gelişim merak etme…
akif: nası yani bi daha gelmicek misin?
zü: hayır, gelmicem. bu son.
akif: (bi süre dalgın bakarak gidiyor)
zü: noldu? üzüldün mü?
akif: çok canım sıkıldı şimdi
böyle şeyler…
bu sagopa yok mu?
o nası muamma demek?
sanırım uykusuz geçen gecelerime bir çare buldum.
böyle saçlarımı taramak sureti ilen, teenni ilen ‘muğammaağğğh’ şeklinde sayıklamalar.
kendime beş dakika veriyorum. beş!
uyurum yeminlen!
istediği kadar huzurumu kaçırsın işler, güçler, mavi gömleğine sürdüğüm krema…
uyurum. yeminimi tekrar ederekten.
onca kalabalık içinde bunca yalnızlık ancak bir göktürklüye nasip olur sümer çağında.
herkes oklar, oklar, oklar ve bakır levhalarla saldırıyor.
bakıra çalak kubbelerde geriliyor, samimiyete susak bir bünyede sürünüyorum.
doğmak ölmeye başlamaktır diyen de bizim, uzun ince bir yolda gidiyoruz diyen de…
emekliliğini iple çeken memurlar gibi bu işin bitmesi için gün sayıyorum.
sanki bu iş nihayete ererse dünya güllük gülistanlık olacak, küsler barışacak, orada uzakta bir köy vardı ya, işte o köy yeniden bizim olacak, erkenden uyanmak zor gelmeyecek, en yakınlarımız her aradığımızda müsait olacak, dondurma susatmayacak, çaya şeker atmak gerekmeyecek, zeki müren de bizi görecek…
ama işte saysam da günler geçmiyor…
dinlenme salonunda günlerdir yeterince dinlenemeden harap bitap çalışmaktan yorgun düşüp uyuyakaldıysam nolmuş?
deniz bu, acıkmaz niye acıksın?
böyle diyip sakinleşiyorum. ayakkabılarım fırlayacak, ona yem olacak diye korkular içimi kemiriyor. garip…
ne ayakkaplar yeni, ne denizin karın ağrısı umrumda…
yalnız bir korku… dalgaların sesi, çimenlerin yeşili…
çimen diyince… size sabahın köründe bir avuç çimenden fırça yediğimi anlatmış mıydım?
herkes mi bana düşman anlamıyorum ki?
“aman şurdan şurası, takmayıvereyim” derken yaptığımız ani fren yüzünden, az evvel küçümsediğim mesafeyi ön camdan uçarak geçecektim. neyse ki ben içimdeki sesin çenesini tıkayıp kemerimi takmıştım.